Skip to content

Cruise To The Edge 2026

Cruise to the Edge - Cover 2

Progressive Rock dünyasının son 10 yılda yapılan en prestijli organizasyonuna hoş geldiniz. Tarihçeye baktığımızda 2000’lerde yapılan Metal ve Rock Cruise’ları ile bu fikir ortaya çıkmış ve bugünkü şekline dönüşmüş durumda. Nedir bu organizasyon ve bize ne vaat ediyor, öncelikle buna bakalım. Her sene yaklaşık 25-30 sanatçı/grup katılıyor, bunların 4 civarı headliner dediğimiz gruplar, diğerleri ise popüler gruplardan daha az popüler gruplara doğru sıralanan bir katılımcı listesi var. Bunların yanında biraz zaman dolduracak bazı aktiviteler de yapan müzisyenler organizasyona katkıda bulunuyor.

Organizasyon genelde 5 gün sürüyor (seneye 6 gün olacağı açıklandı, ilk kez). İlk gün daha karada iken etkinlikler başlıyor, yola çıkılıp 2. gün denizde etkinlikler sürüyor, sonraki gün bir durakta mola veriliyor (bu sene Key West 8:00 – 4:30). Buradan sonra tekrar denize açılıyor ve sonraki gün denizde geçirilip 4. gün yine karada bir gün (Bahamalar 8:00 – 4:30). En son gün ise denizde geçirilip ertesi sabah Miami’ye varış ile sonlanıyor.

Gemide birçok sahne mevcut. Bunlardan en büyüğü Stardust Tiyatrosu (7. katta), kapalı mekân (Zorlu’nun ana salonuna benziyor ama kapasitesi daha düşük). Diğeri Pool Stage (12. katta), havuz başında, hem kendi katından hem de bir üst kattan izleme şansı olan açık bir alan. Dolayısıyla biraz doğa şartlarına bağlı konser yapılıyor. Bunlara göre daha küçük olan, kapalı ve yuvarlak bir yapıda olan Spinnaker Salonu, bu da hemen havuz sahnesinin bir üstünde (13. katta) bulunuyor. Bunun dışında yine 7. katta Atrium Salonu ki bu aslında geminin giriş lobisi, nispeten küçük bir alan ve sahne içeriyor. Son olarak ise Bar City, 6. katta barın karşısına konulmuş küçük bir sahne ve seyirci alanı barındırmakta.

Programda headliner ve diğer grupların konser takvimleri biraz farklılaşıyor. Her misafir kırmızı ve mavi olarak 2 gruba bölünüyor. Headliner’lar her gruba ayrı ayrı konser veriyor. Bu konserlerde herkesin yeri rezerve ve herkes kendi yerine oturuyor. Genelde setlistler benzer oluyor. Dolayısıyla headliner grupları bir kere seyredebiliyorsunuz. Performansları genelde 1-1,5 saat sürüyor. Eğer 2. kez seyretmek isterseniz 1 saat önceden sıraya geçip diğer grupta gelmeyen birilerinin yerine geçme şansınız olabilir ama biraz düşük ihtimal. Headliner gruplar her zaman Stardust sahnesinde çıkıyor. Diğer tüm gruplar ise genel olarak 2 konser veriyor. Her konser 1 saat sürüyor. Grup popülaritesine göre Stardust+Pool Stage veya Pool Stage+Spinnaker ya da Spinnaker+Atrium gibi gruplanmış durumdadır. Bu durumda headliner’lar dışındaki gruplarda 2 konser izleme şansınız var ve önemli gruplar genelde bu 2 performansta 2 ayrı setlist ile çıkıyorlar, bazı gruplar da tabii aynı setlisti tekrar ediyor. Detaylı olarak incelemek isteyenler aşağıdaki festival programına bakabilirler:

Cruise to the Edge 2026 – Festival Programı

 

Gemide konser etkinlikler dışında sanatçılar ile soru-cevap, fotoğraf çekimi (Marillion sırasını bir görmeliydiniz), karaoke, late night show (bu gerçekten güzel bir etkinlik, detaylarını vereceğim), sinema ve bazı oyunlar içeren etkinlikler mevcut. Biz daha çok konser programı tercih ettiğimiz için bu etkinliklere katılımımız çok sınırlı kaldı.

Birçok salonda sürekli yemek servisi (genelde ücretsiz, bazıları ise ücretli yemek — örneğin sushi restoranı ücretli) hemen hemen günün her saatinde ulaşılabiliyor. Hemen her yerde su istasyonları ve yemek salonlarında çay/kahve ve soft içecekler ücretsiz, diğer kola vb. ve içkiler ise ücrete tabi. Çok içki içiyorsanız paket alarak sabit ücret ile içebiliyorsunuz.

Yine internet erişimi de ücrete tabi. Zaten 2 gün karada olduğumuzdan internete orada erişim sağlanabildiği için biz denizde internete gerek duymadık.

Havuz sahnesinin yanında merch alanı var. Hemen hemen tüm grupların gemiye özel veya genel tişört, hoodie vb. yanında LP ve CD satışları var. Bazı CD’ler doğrudan sanatçı tarafından imzalı olarak satılıyor, Steve Hackett’te olduğu gibi.

Katılımcı kitlesine baktığımızda ise genel olarak 60 yaş üstü beyaz Amerikalıların yoğun katılımı mevcut. Onun dışında Güney Amerika’dan katılımcılar var. Avrupa’dan pek katılımcı göremedik; olanlar ise genelde ya gruplar ile beraber gelenler ya da onların sıkı fanları. Tabii sanatçıların eşleri, çocuklarını da bol miktarda görüyorsunuz. Gördüğümüz birkaç küçük çocuk genelde sanatçıların çocukları çıktı. Hatta Rendezvous Point konserinde solist 2 çocuğu ile sahneye çıktı (basçı ise 5 aylık hamileydi). Asya’dan ise Baraka grubu etkisiyle onun destekçisi olan bir Japon grup gemiye renk getirdi. Biz de çift olarak katılım yaptık; uyumlu bir eşiniz olmasının avantajlarını bu gibi organizasyonlarda fazlasıyla görüyorsunuz.

Tabii gemide olan Asyalılar sadece Japonlar değildi. Bize hizmet eden oda servisi, restoran, temizlik vb. tamamı Asyalılardan oluşuyordu (genelde Endonezya, Vietnam, Tayland). Burada sınıf farkı çok net olarak ortaya çıktı. Dinlediğimiz müzik de sınıfsal mı acaba?

 

İlk Gün: Yola Çıkış

 

Genel olarak gemiyi ve organizasyonu tanıttıktan sonra gelelim gemide yaşadıklarımıza; gemi kalkışı Çarşamba günüydü. Biz hem jetlag etkilerinin geçmesi hem de dinlenmiş olabilmek için pazartesi Miami’ye vardık, 2 gün dinlenip biraz gezip gemiye geçmeyi planladık. Çarşamba günü seçtiğimiz check-in saatinde geminin giriş salonunda yerimizi aldık. Verilen sıra ile giriş yaptık, gemiye adım atmamızla birlikte bizi müzik sesleri karşıladı ve bu his oldukça güzeldi. Son 2 senedir ilk karşılama Marbin grubu tarafından yapılıyor. Marbin diğerlerinin aksine 8 kere sahne aldı, yani biraz zaman dolduran grup gibi düşünülebilir.

Giriş sonrasında eşyamızı odaya bırakıp hızlıca Stardust Tiyatrosu’nda ilk konser olan Wishbone Ash için sıraya geçtik. Hatta bayağı hızlı gitmişiz ilk heyecanla; ilk sıradaydık. 14:00’te başlaması gereken konser için sonradan birçok kişi sıraya geçti (bu tiyatroda headliner dışındaki grupların konserleri sıra ile alınıyor ve istedikleri yere oturabiliyorlar). Fakat saat 14:30 olduğunda hâlâ konser başlamamıştı, birçok homurtu yükseliyordu sıradan. Sonrasında ise teknik bir sorun sebebiyle konserin iptal olduğu bilgisi geldi. İlk gün heyecanı resmen hayal kırıklığına dönmüştü. Wishbone Ash’e de biraz kızdık; sonuçta böyle bir organizasyonda en büyük tiyatro, üstelik alternatif bir konser de yok. Açılışı yapacaksın ama çalamıyorsun. Diyecek bir şey yok.

Günün devamında ise Flower Kings havuz sahnesindeydi. Genelde saat 17:00’de Kuzey Avrupa gruplarına yer verilmiş bu sene. Sanırım geceye hazırlık için iyi bir seçenek olarak görüldüler. Flower Kings her ne kadar heyecanı çok yükseltmese de doyurucu 1 saat ile bizi memnun etti. Ardından hızlıca — maalesef takvimler çok sıkışık ve bir konseri kaçırmamak için birini yarım bırakmak veya diğerine geç gitmek zorunda kalınabiliyor — Adrian Belew için Stardust Tiyatrosu’na geçtik. Adrian kendi grubu ile kendi parçalarının yanı sıra bize King Crimson’dan Dinosaurs, Three of a Perfect Pair ve Thela Hun Ginjeet çalarak Beat ile İstanbul’da görüşme öncesi bizi ısındırdı. Adrian gemide 2 Crimson üyesi daha olduğunu (Tony Levin ve Bill Bruford) ve beraber çalabileceklerini söylediğinde birden kalp atışlarımız hızlandı. Ama bu heyecan boşa çıktı maalesef. Yaptıkları tek beraber şey fotoğraf çektirmek oldu.

Günün devamında yemek molamızı verip havuz sahnesine geçerek Klone grubu ile o günün en yüksek enerjik ve güzel konserini yaşadık. Fransız grup 2020’de Leprous ile Türkiye’ye gelmiş (kaçırmışız). Konser performansları oldukça başarılıydı. Bunda solistinin melankolik sesi ve karizmatik duruşunun da etkisi vardı mutlaka.

Klone @ Cruise to the Edge 2026

 

Klone sonrasında Stardust Tiyatrosu’nda Pete Roth Trio Featuring Bill Bruford vardı. Buraya doğru geçtik, geldiğimizde zaten yarısı bitmişti. Geminin caz tarafını doldurmak için çağırılmış gibiydi grup, özellikle Ebru’nun pek hoşuna gitmedi. O kadar yüksek enerjili bir konser sonrasında da pek gitmedi. Bill Bruford abimizin hatırına dinledik.

Barda biraz vakit geçirip bir şeyler içerken önce önümüzden Tony Levin, ardından ise Bill Bruford elinde ekipmanlarını taşırken geçti. Efsane olabilirsiniz ama işte hâlâ ekipmanlarınızı kendiniz taşıyorsunuz. “Ver abi sen yorulma” diyecek oldum ama bel fıtığım aklıma gelince vazgeçtim.

Sonraki durağımız yine havuz sahnesinde olan, ilk defa dinleyeceğimiz İtalya’dan gelen Claudio Simonetti’s Goblin idi. İtalyan prog tarzında olan grup, temelde korku filmleri müziği yapan Simonetti’nin eserlerini çalarken bir yandan da ekranda o korku filmlerinden parçaları göstererek bize hem görsel hem de işitsel bir şölen sunmaya başladı. Özellikle Suspiria’nın müzikleri kayda değerdi. Fakat 2. şarkı ile başlayan ve bir anda hızını artıran yağmur maalesef yine hevesimizi kursağımızda bıraktı.

Claudio Simonetti’s Goblin – Demons @ Cruise to the Edge 2026 (video linki)

 

Bu konserin ertelenmesi sonrasında yolumuz geçen sene de olan ve yine son konser olarak dinleyeceğimiz, ama havuzda hava sebebiyle ertelenen Temic’i Stardust Tiyatrosu’nda dinlemeye geçti. Grup üyeleri daha önce popüler isimlerle çalışmış elemanlar (Haken, Portnoy, Devin Townsend), fakat sundukları müzik bize yeni bir şey vermedi. Belki saatin 23.00 olması ve izlediğimiz 5. konser olması, belki de tarzdan tarza geçişi o kadar hızlı yapamamamızdan kaynaklanıyor olabilir. Ama sonuçta tam saati doldurmadan konserden ayrıldık ve dinlenmeye çekildik.

 

İkinci Gün : Key-West

 

Kahvaltı sonrasında Key West’te oldukça güneşli bir havada dolaşmaya çıktık. Key West, Amerika’nın güneydeki en uç kısmı ve Küba’ya sadece 90 mil uzaklıkta. Benzer ahşap yapılara sahip güzel bir sahil kasabası. Ernest Hemingway’in evi müze hâline getirilmiş; ziyaret ederek evi görüyoruz ve orada bulunan 6 pençeli kedilere merhaba diyoruz. Gerçi kediler bizim selamımızı pek almıyor. Genelde ya sıcaktan ya da ziyaretçilerin çokluğundan sıkılmış görünüyorlar.

Norwegian Pearl ve Biz

 

Key West ziyaretimiz sonuna doğru her turistik yerde olduğu gibi turistik eşyalara bakıyoruz. Ben konser kaçırdığımız için bir yandan içimden söylenirken Ebru hâlinden oldukça memnun. Neyse, gittiğimiz dükkânda eşi ile Big Big Train solisti Alberto Bravin’i görüyorum. Demek ki sadece ben konser kaçırmıyorum diye düşünüyorum. Acaba o da benzer şeyleri mi düşünüyor, yoksa onun derdi sadece işini yapıp gitmek mi diye aklımdan geçiriyorum.

Alışveriş kısmını az hasarla atlatarak gemiye dönüyoruz. Tabii sıcakta 3-4 saat gezinti sonrasında pek konser dinleyecek hâlimiz kalmadığından 17:00’de Lifesigns konserine kadar dinleniyoruz. Konser, diğer 17:00 konserleri gibi genel seyirci heyecanını artırmada çok başarılı olmuyor. Ama biz mutluyuz; günün ilk konseri ve havaya giriyoruz.

Ardından bir üst katta bulunan Spinnaker sahnesinde yine ilk defa dinleyeceğimiz District 97 ile buluşuyoruz. Dinamik müzikleriyle pek de öyle prog olarak nitelenecek bir setleri yok. İyi vakit geçirtiyor bize.

Ardından beklediğimiz gruplardan biri olan Haken için yine havuz sahnesine geçiyoruz. Haken yine geçen sene de olan gruplardan birisi. Yakın zamanda yaşanan ayrılık sebebiyle bas gitarda genç bir kadın eşlik etti. Yine uzun zamandır çalmadıkları birçok şarkıyı çalarak hayranlarını sevindirdiler (Shapeshifter, Initiate, Lapse, Bound by Gravity). Solistleri Ross Jennings geçen sene de geminin yıldızıydı; tüm konserlerde ve aktivitelerde görüyorduk. Bu sene de aktif sanatçılardan birisi olarak gördük. Gerek konserleri izlemesi, gerekse diğer sanatçı ve dinleyicilerle sürekli iletişimi sayesinde herkesin beğenisini kazandığını düşünüyorum.

Haken sonrasında Spinnaker sahnesinde Alex Henry Foster vardı. Goblin sonrası yine bizim için güzel bir keşif olan Alex, kendine özgü vokal tarzı, gitarı keman yayı ile çalışması gibi farklılıklarla güzel bir performans sergiledi. Alex’in sahnesinden mutlu mesut ayrılarak günün aslında Kırmızı grup için ilk konseri olan ve bizim rezervasyonlu olarak katılabileceğimiz Edie Robson konseri ile havuz sahnesinde olan Queensrÿche arasında bir seçim yapma zamanına geldik. Tabii ki hakkımızı Queensrÿche’den yana kullandık.

Her ne kadar Edie Robson’ı bir daha izleme şansımız zayıf olsa da Queensrÿche bulunmuşken dinlenir dedik ve bu konuda haksız çıkmadık. Todd sahneye çıkıp çığlığını bastığında tüyler diken diken oldu. Enerji birden yükseldi ve hiç inmedi. Merakla beklediğimiz birçok şarkısını çaldı (Breaking the Silence, London, Jet City Woman, Eye of a Stranger). Ayrıca 2. konserde tamamen ayrı bir setlist ile sahnede olacaklarını söyleyerek bu seçimi yapmakla hata yapmadığımız da ortaya çıktı. Yüzümüzde bir gülümseme ile günü kapatıp dinlenmeye çekildik.

Queensrÿche – Silent Lucidity @ Cruise to the Edge 2026 (video linki)

 

Üçüncü Gün: Denizde

 

Kahvaltı sonrasında 12:00’de bize rezerve olan Big Big Train ile başladı. Zamanında yerimizi aldığımız Stardust Tiyatrosu’nda zamansız gelen ve çıkanlar sebebiyle biraz keyfimiz kaçsa da, grup performansı ve şarkı seçimleriyle gerçekten geminin en güzel konserlerinden birini yaşadık. Özellikle yeni albümleri Woodcut’tan 4 şarkı ve yine geçen sene beklediğimiz ama hiç şarkı çalmadıkları için biraz hayal kırıklığı yaşadığımız English Electric albümünden First Rebreather ile kalbimizi kazandılar. Son olarak ise Love Is the Light’ta Haken’dan Ross ile düet yaparak muhteşem bir finalle maalesef konser sonlandı.

Big Big Train – The Artist & The First Rebreather @ Cruise to the Edge 2026 (video linki)

 

Bu konser ardından hemen Stick Men izlemek için Spinnaker sahnesine koşturduk ama sahneye girdiğimizde sahne kapasitesinin üzerinde bir seyirci vardı. Sahneyi görmeyi geçtim, nefes almak bile zor görünüyordu. Bu nedenle oradan ayrıldık, şansımızı 2. konserlerinde denemeye karar verdik.

Bir sonraki konsere kadar yarım saat zamanımızda I Know That Song yarışmasına katıldık. Temelde 3 kişiyi kura usulü sahneye çıkarıyorlar ve farklı kategorilerde şarkı sözlerini okuyup grup ve şarkının ne olduğunu soruyorlar. Bize biraz zor geldi tabii ama katılımcılar gayet başarılıydı.

Ardından havuz sahnesinde olan Crack the Sky grubuna geçtik. Soundları gerçekten başarılı olan grubu sonrasında dinlemek için not aldık. Bu arada grup üyelerini görünce, ilk gelişte yemek yerken yanımızdaki masada oturan elemanlar olduğunu anladık. Hatta bu elemanlar bayağı keşe benziyor diye aramızda dedikodu bile yapmıştık.

Bu konser sonrası ilk performansını beğendiğimiz Klone grubunun Stardust Tiyatrosu’ndaki sahnesine geçtik. Burada grup yine aynı setlist’i çalmasına rağmen benzer bir enerjiyle gelen tüm seyirciyi kendine çekti ve keyifli bir saat geçirdik.

Sırada yine merakla beklediğimiz Airbag var. 17:00 konserlerinde bir kuzeyli grup daha. 1 saatlik performansları bizi ve seyirciyi memnun ederken beklediğimiz Homesick ile konserden ayrılıyoruz.

Hemen ardından Spinnaker’da Earthside grubunun performansına geçiyoruz. Grup Amerikalı prog metal grubu. Kendilerine özgü tarzları ve çılgın klavyecileriyle daha çok kendilerini ve gelen arkadaş/destekçi grubu eğlendirmeye gelmiş gibi görünüyorlar. Biraz ortamdan sıkılıp erken bırakıyoruz.

Sırada yine başka bir prog metal grubu olan Symphony X var. Havuz sahnesinde güçlü soundlarıyla 1 saat boyunca enerjiyi düşürmeden çalıyorlar. Without You, Sea of Lies gibi hitlerini çalıyorlar. Bir de Paradise Lost isterdik ama olmadı. 2. konserdeki setlistleri de benzer çıktığı için 2. konseri kaçırdığımıza üzülmüyoruz.

Ardından yine merakla beklediğimiz, gemiye renk katan Japonların grubu Baraka için Atrium sahnesindeyiz. Japon üçlü sevimli bir şekilde sahnedeler. Tarzları ise caz, funk ve blues yorumlu enstrümantal müzik. Gayet başarılı çalan grup için biraz da hayal kırıklığı yaşıyoruz. Zira müziklerinde biraz Japon esintileri yerel müzik ile harmanlanmış bir deneyim bulur muyuz diye düşünerek salona gelmiştik. Bu durumda hemen bizim gruplarımız akla geliyor. Keşke burada Nemrud, Nekropsi gibi gruplar da olsa ne güzel olurdu. Nemrud demişken, İstanbul’a dönüş uçağında THY uçak içi eğlence sisteminde müzik bölümünde Nemrud’un 3 albümü eklenmiş. Bu da ayrıca güzel bir haber olarak paylaşalım.

Yine program çakışması sebebiyle Baraka’yı tam dinleyemeden Stardust sahnesine geçerek Queensrÿche dinlemek için yerimizi alıyoruz. Ayrı bir setlist ile sahnede olan grup kalan hitlerini de burada çalıyor (Empire, Operation: Mindcrime, Silent Lucidity). Yine çığlıklarıyla bizi bizden alan Todd, bizi mutlu mesut bir şekilde odamıza uğurluyor ve dinlenmeye çekiliyoruz.

 

Dördüncü Gün: Nassau (Bahamalar)

 

Gemimiz Nassau’ya (Bahamalar) demirliyor. Erken kalkıp etrafa bakarken ardı ardına limana 3-4 tane daha cruise yanaştığını görüyoruz. Kahvaltı sonrasında karaya çıkıp bir yerde denize girme planları yaparken 13:45’teki Wishbone Ash konserini hatırlatıyor ve dönüşü ona göre yapmamız gerektiği konusunda gerekli pazarlığı yapıyorum.

Sahile çıktığımızda limanda klasik birçok alışveriş noktası (turistik ıvır zıvır) ve bize birçok şey satmaya çalışan yerel insanlarla karşılaşıyoruz. Mekân komple turist tuzağı olarak görünüyor. Liman civarında ücretsiz bir Wi-Fi bulup mesaj ve maillerimizi kontrol ettikten sonra yakında bulunan bir plaja yürüyoruz. Plajda başka bir cruise ile gelen Türk çift ile karşılaşıp bir süre onlarla muhabbet edip sonrasında deniz keyfi yapıyoruz. Birden saatin öğlene gelmesiyle ortalık kalabalık olmaya başlıyor ve konser saati benim tarafımdan birkaç kez hatırlatılarak dönüşe geçiyoruz. Bahamalar genel anlamda güzel bir doğa ve sahile sahip olmakla beraber özellikle gidilip görülmesi gereken bir yer olarak aklımızda kalmıyor.

Zamanında gelmiş olmanın keyfiyle Wishbone Ash konserindeyiz. Bu sefer havuz sahnesinde ve öğlen olduğundan hava çok sıcak, kendimize gölge bir yerde yer ediniyoruz. Klasikleşmiş şarkılarını çalarak (The King Will Come, Throw Down the Sword) bizi keyiflendiren Wishbone Ash ile tüm seyirciler keyifli 1 saat geçiriyor. Biz ise sonlara doğru Adrian Belew’in yine Stardust Tiyatrosu’ndaki (torpil yapmışlar sanırım, 2 kez bu tiyatroda konser veren pek olmuyor) konsere doğru hareketleniyoruz. Ama tabii yine saat çakışmaları sebebiyle başını kaçırıyoruz ve şarkıyı tiyatro dışında duyduğumda hızlıca içeri doğru koşuyorum. Walking on Air çalıyor ve yarısını kaçırıyoruz. Bu arada Ebru’nun yavaş koşmam konusundaki uyarılarını duymamazlıktan geliyorum. Sonrasında buraya dinlenmeye değil, prog’un kölesi olmaya geldiğimizi söyleyerek anlaşıyoruz. Walking on Air’in yarısında gelmiş olmamızın keyifsizliği, devamında gelen Frame by Frame ile birden kayboluyor. Sonrası biraz daha ilk konserin tekrarıyla geçse de güzel 1 saat geçiriyoruz.

Ardından biraz vaktimiz olduğundan Bar City’de Jared Hill (piyano) ile takılıyoruz. O da sahnesini arkadaşı olan Rylee McDonald’a bırakıyor. Sahnede Rush, Led Zeppelin vs. cover’ları söylüyor, sonrasında ise Advent Horizon grubunun solist ve gitaristi olduğunu söylüyor. Etkinlik sonunda grubu radyodan duyduğumdan bahsediyorum, kendisi şaşırıyor ve seviniyor. Müzisyenler için burada bulunmak gerçekten önemli, her seferinde bunu belirtiyorlar.

Sırada beklenen büyük etkinliklerden birisi olan Marillion var. Etkileyici bir performans sergiliyorlar. Açıkçası bu gibi gruplar için 1,5 saatlik performans yeterli olmuyor. Kendileri de bunun az olduğunu belirtiyor ve Avrupa’daki konserlere çağırıyor seyirciyi, hem daha ucuz diyerek. Sahnede açılışı Gaza ile yapıp sonrasında Beautiful, Easter, Kayleigh gibi hitlerini çalıyorlar. Setlistlere baktığımda diğer konser de benzer setlist ile yürümüş, sadece encore’ları değiştirmişler. 1,5 saat nasıl geçiyor anlamıyoruz. Rothery sanki stüdyoda çalıyor hissiyatı uyandırıyor. Sevenler için canlı performanslarının gerçekten deneyimlenmesi gerekiyor.

Marillion – Easter @ Cruise to the Edge 2026 (video linki)

 

Ardından hemen havuz sahnesine geçiyoruz, burada Estronaut grubu çalmaya başlamış. Dört kadın üye astronot kıyafetleriyle sahnede bizi hoş bir performansla karşılıyorlar.

Ardından yine havuz sahnesinde Crown Lands var. Rush etkileri taşıyan ikili sağlam müzik yapıyor.

Konser sonrasında Atrium’da Late Night Live’a gidiyoruz. Burada çeşitli sanatçılar farklı birliktelikler ile — bu sanatçılar hem gemide sahne alan hem de almayan ama orada bulunan sanatçılar. Marco Minnemann davul çalarken Adam Holzman gitar, Rylee McDonald bas çalıyor (ve daha niceleri). Prog şarkılarını coverlıyorlar. Tabii gerçekten güzel ve değişik bir performans oluyor.

Late Night Live @ Close to the Edge 2026 (video linki)

 

Sadece tek sorun, bu şekilde farklı grupların tek tek şarkı söylemek için sahneye çıktıklarında setuplar çok uzun sürüyor ve genelde de sorun çıkıyor. İki şarkı arası beklemek gerekiyor, oldukça fazla. Gerçi değebilir ama bir yanda da gece yarısı Haken beni bekliyor (pardon, bizi değil, beni). Zira Ebru uykuya dayanamayıp beni Haken ile baş başa bırakıyor ve Stardust sahnesinde tekrar Haken dinliyorum.

 

Beşinci Gün: Dönüş Yolunda

 

Son güne geldiğimizde günü saat 11:30’da Rendezvous Point ile açıyoruz havuz başında. Norveç’ten gelen grup, güneşin altında olmaktan biraz şikâyetçi olsa da prog metal olduğundan gayet enerjik bir set ile güne hızlı başlamamızı sağlıyor.

Ardından Stick Men yine havuzda yerini alıyor. Sıcak olduğundan gölge bir yerde dinliyoruz. Crimson havalarında dolaşıyoruz. Son şarkımız yine bir King Crimson şarkısı: 21st Century Schizoid Man. Burada konuk sanatçı olarak kemanı ile Edie Robson gruba katılıyor ve bu şarkının keman ile uyarlanmış bir versiyonunu dinliyoruz. İşte buradan beklediğimiz olaylar bunlar. Farklı grupların birbiriyle olan etkileşimleri her yerde bulabileceğimiz şeyler değil.

Stick Men @ Cruise to the Edge 2026

 

Artık geminin ve günün en önemli etkinliğine geldi sıra: Steve Hackett, Stardust sahnesinde. Geçen seneki setlist daha çok Genesis – The Lamb Lies Down on Broadway albümünden parçalar içerirken bu sene ise biraz daha Selling England by the Pound albümünden seçkiler verdi. Aynı zamanda kendi şarkılarını da çalan Hackett, özellikle geçen sene olduğu gibi bu sene de Shadow of the Hierophant performansı ile bizi başka diyarlara götürdü. Yine eşi için yazmış olduğu yeni bir şarkı olan The Sea Inside’ı da ilk defa dinledik. Tabii Ebru’nun “Ne eşler var ama!” nidaları eşliğinde.

Steve Hackett – The Cinema Show & Aisle of Plenty (Genesis) @ Cruise to the Edge 2026 (video linki)

 

Sonrasında konserin etkisinden bir süre çıkamamak ve çıkmamak için yemeğe kadar pek bir etkinliğe katılmadık. Yemek sonrasında ise Dave Kerzner & Friends ile gerek kendi şarkıları gerekse bazı cover’lar (The Lamb Lies Down on Broadway gibi) Steve Hackett üstüne güzel bir geçiş sağladı bize.

Ardından hemen ilk konseri yağmur sebebiyle iptal olan Goblin için Spinnaker sahnesindeydik. Burada tabii ekran olmadığından ve sahne daha küçük olduğundan Goblin performansı için uygun olmasa da yarım kalan konseri tam olarak dinleyebildik. Hatta biraz da torpil yaptılar ve normalde 1 saat süren konseri 1,5 saate kadar uzattılar. Sanırım son gün olmasının da bir etkisi vardı. Burada ekrandan görüntü alamasak da — gerçi bir dinleyicinin bunu korkutucu bulduğunu söyledi Simon, “Burada ekran yok, rahat olabilirsiniz” diye de ekledi. Korku film müziklerini büyük keyifle dinledik. Güzel basçıları Cecilia Nappo’nun doğum günü şarkısını da hep beraber söyledik.

Kalan zamanımızda karşımızda iki seçenek vardı: Birisi Flower Kings Stardust’ta, diğeri ise Airbag havuzda. Hakkımızı Flower Kings’den yana kullandık. Sanırım bunun en önemli sebebi tiyatronun daha rahat koltuklarıydı. Artık 5 günün sonunda cidden yorulmuştuk ve tiyatro koltuğunda oturarak Çiçek Kralları’nın uzun şarkılarına dalarak son konserimizi de tamamlamış olduk.

 

Özet olarak: Oldukça yoğun bir programda birçok konsere aynı mekânda katılmak, müzisyenlerle aynı ortamlarda vakit geçirmek, bazen yemekte Ross’a rastlamak ya da merdivenlerde Steve Hackett’i görüp gülümsemek, sürekli olarak prog müzik duymak seven birisi için gerçekten keyifli günler geçirmesine sebep oluyor. Sanırım katılan herkes öyle ya da böyle keyif almıştır. Biz ise “daha fazla nasıl etkinliğe katılırız” hesabıyla adeta Antalya’da her şey dahil konseptte açık büfeye ilk defa gelmiş ve parasını çıkartmak için 7 tabak yemek yemiş turist gibi (gemide öyle bir haber gördüm) günde 6-7 konsere katılarak benzer bir açlığı doyurmaya çalıştık. Oysa genelde herkes daha sakin, tatil modunda olaya yaklaşıyordu. Belki daha yaşlı bir kesim olmaları ya da buradaki sanatçılara daha kolay ulaşmaları sebebiyle olabilir. Belki bundan sonra gidersek daha sakin şekilde takılmayı başarabiliriz.

Geminin yıldızları bizce bu sene çoğu grupta bas çalan kadınlar oldu. Grupların önemli bir kısmında basçılar kadınlardan oluşuyordu (Haken, Rendezvous Point, Goblin, Estronaut vb.). Bu sanatçılar, erkek egemen bir müzikte bas çalarak yoğun bir katılım sağladılar ve bizim açımızdan geminin yıldızları oldular.

Dönüş Yolu @ Cruise to the Edge 2026