Progresif metalin öncü gruplarından, djent adı konmadan önce bu müziği icra etmeye başlayıp türün şekillenmesinde önemli rol oynayanlardan biri olan Holandalı grup Textures neredeyse 10 yıl önce bıraktığı yerden devam ettiği Genotype ile nihayet yeniden arz-ı endam etti.
Bıraktığı yer diyorum zira, o dönem için yayınladıkları son albüm olan Phenotype‘ın bir devamının geleceği ve adının da Genotype olacağı duyurulmuştu. Hatta büyük oranda Phenotype‘la beraber yazıldığı ve hazır olduğu söylenmişti. Ancak grup üyeleri özel hayatlarına ve başka projelere ağırlık vermeyi düşünerek albümü kaydetmek yerine grubun faaliyetlerine son verme kararı vermişti. Neyse ki bir süre önce bir mangal partisinde bir araya geldiklerinde bu fikir ortaya atılınca herkes tarafından kabul görmüş ve o albüm yaklaşık bir sekiz yıl kadar gecikme sonrası bizlere ulaşmış.
Ben her ne kadar girişte devam etme olarak tarif etsem de grup bunu bir “yeniden doğuş” olarak tanımlıyor. Bunu da albümün ilk yazıldığı döneme göre çok farklılaşmasına ve özellikle klavyeci Uli Dijk’in aradaki dönemde ustalaştığı elektronik öğelerin daha fazla parçaların içine serpiştirilmesiyle dokunun değişmesine bağlıyor. Bu değişimi albümü dinlerken rahatlıkla hissedeceksiniz zaten.
Albümün temasına gelecek olursak elbettteki orada bir değişiklik yok ve hala Phenotype‘ı tamamlar niteliğini koruyor. Genetik biliminin terimleri olan her iki kelime de organizmanın soydan gelen yapısını tanımlarken Phenotype daha çok dış görünüşü, Genotype ise iç yapıyı anlatıyor. Her iki albüm de temalarını tam bu bağlamda buluyor. Bireyin dış dünyayla ilişkisine değinen Phenotype‘a karşılık, grup Genotype‘taki parçalarda dışarıda olan bitenin bireyin iç dünyasındaki ve psikolojisindeki etkilerini anlatmayı amaçlamış.
Burada albümün dikkat çeken parçalarına gelecek olursak öncelikle intro görevini başarıyla yapan Void sonrası gelen ve Charlotte Wessels’ın da konuk olarak renk kattığı At the Edge of Winter ön plana çıkıyor. Doğa ve mevsim döngülerini metaforlarla işleyerek değişim, karanlıkla yüzleşme ve yeniden doğuş hikayesi sunan parça tam da Genotype‘ın yukarıda bahsettiğim temasının merkezine oturara, Wessels’ın güçlü vokaliyle beraber albümün yıldızı olmuş diyebilirim.
Adını denizcilikteki gün batımının tarifini yapan Nautical Dusk teriminden alan parçaysa belirsizlik ve içsel sorgulamayı simgeleyen bir atmosfer kurarken, sert riffler ile melodik geçişler arasında gidip gelen yapısıyla bu atmosferi destekleyip albümün gizli hazinelerinden biri oluyor.
Tıpta nadir görülen Vanishing Twin sendromu, yani anne rahminde oluşan fetüslerden birinin gelişmeden kaybedilmesi ve hayatta kalan bebeğin hayatı boyunca ikizinin eksikliği hissetmesi terimiyle tanımlanan albümün bir diğer teklisiyse, buradan yola çıkarak kayıp, kimlik ve içsel boşluk temalarını işliyor. Tabii albümün haberci ilk teklisi Closer to the Unknown‘u da atlamamak gerek.
Son parçadaysa bizi Pink Floyd‘un The Wall‘undan hayli aşina olduğumuz bir tema bizi karşılıyor. Ruhun etrafına örülen görünmez duvarları metafor olarak kullanan parça, hem kendini koruma ihtiyacını hem de bu duvarların yarattığı yalnızlığı anlatıyor. Ancak Walls of the Soul’daki aşinalık bununla sınırlı kalmıyor. 4:00 civarı başlayan bölümün melodisi her dinlediğimde bir parçayı çağırıştırsa da hangi parça olduğunu henüz bulamadım. Bulanlar yardım ederse çok makbule geçer 🙂 Bunun dışındaysa karanlık atmosferiyle hayli güçlü bir kapanış parçası olduğu muhakkak.
Son söz olarak, gerek yaklaşık on yıllık aradan sonraki beklentiyi karşılaması, gerekse Phenotype‘ın tamamlayıcısı olma apoletini layıkıyla taşıyabilmesiyle Genotype‘tan bakınca Textures için “görev başarıyla tamamlanmış” diyebiliriz. Şimdiki görevse aradan geçen dönemde doğal olarak kaybettikleri kitleyi yeniden yakalayıp, yine zirveye doğru tırmanışa başlayacakları bir başka zorlu görevde. Umarız tekrardan başarılı olurlar…
- At the Edge of Winter
- Nautical Dusk
- Vanishing Twin
- Walls of the Soul
- At the Edge of Winter
- Nautical Dusk
- Vanishing Twin
- Walls of the Soul

