Sinesteziye sahip insanlar, 8 sayısının yeşil olduğunu ya da Perşembe gününün bir tadı olduğunu, üstelik bu tadın da zeytinyağlı taze fasulyeye benzediğini iddia eder. Ben de bir analog sentezleyicinin tınladığı herhangi bir anı, 27 yıllık ömrümün herhangi bir sahnesine; gözlerimin baktığı rastgele bir kareyi ise kafamın içinde kira vermeden yaşayan sentezleyici tınılarına dönüşürken buluyorum. Bunun da adına synthestezi diyorum.
Her şey Yeşilçam TV’de bir Tarık Akan filmi izlerken başladı — yani öyle tahmin ediyorum. Hal böyle olunca, 8 yaşımdan itibaren kaynağını bilmediğim ama duyunca “evet, bunu biliyorum” dediğim tınılar, efektler ve soundtrack’ler; günden güne zihnimin içinde bir ses repertuvarı oluşturmaya başladı. 30’lu yaşlarıma yaklaşırken, böyle bir ses repertuvarının yıllar içinde nasıl bir nostaljiye ve zaman tüneli yolculuğuna dönüşeceğini düşünün. Bu nostaljiyi tetikleyici unsurların başında ise elbette 1970’ler Progresif Rock müziği geliyor.
Bu müziği 18 yaşımda keşfetmeye başlarken, bir yandan da maruz kaldığım tınıların ve ses efektlerinin hangi enstrümanlar ve tekniklerle oluşturulduğunu öğrenmeye başlamıştım. Kulaklarımın, yol yordam bilmeden alaylı bir şekilde sentezleyici dünyasına alıştığı günlerden; duyduğu seslerin nereden geldiğini söyleyebilen bir noktaya evrilmesine bizzat tanık oldum. Belki de sentezleyicilerin hayatımın her anına nüfuz etmesi, bu doğal sürecin bir ödülü olmuştur benim için.
Giriş kısmını bu kadar uzun tutmamın sebebi, bu yazıya konu olan albümün içinde saklı. Ring Van Möbius’un 2025 çıkışlı ‘Firebrand‘ albümü, bazen saniyelerce, bazense dakikalarca süren işitsel uyarımlarla beni hayatımın geçmiş dönemlerine götürüp gezdirmeyi başardı. Bu yolculukta Fujitsu Siemens markalı ilk bilgisayarımı bile gördüm.
Grup, en başından beri kendini 1970’lerin klavye yönelimli analog Progresif Rock dönemlerine adayarak bu yönde bir çizgide ilerledi. Norveç’ten, bu prototipe uygun şekilde 2000’li yıllara damgasını vuran çok sayıda grubun ve sanatçının çıktığını da belirtmek gerekir.
Albüm, grubun önceki eserlerine benzer şekilde yoğun biçimde Emerson Lake & Palmer ve Van der Graaf Generator’in ‘Pawn Hearts‘ dönemlerinin etkisi altında. Albümde adı geçen enstrümanları araştırmaya çalıştığımızda karşımıza net ürünler çıkmaması şaşırtıcı değil. Çünkü burada listelenen şeyler, marka ya da modelden çok sesin nasıl ele alındığına dair ipuçları veriyor. Bu albümde kullanılan sistemler, satın alınabilir nesnelerden ziyade kurulmuş fikirler: Spectral Modular Synthesis System ya da Moog Ring Modulator gibi.
Albüm boyunca, başta Star Wars olmak üzere birçok bilim kurgu arka planından alışkın olduğumuz “tractor beam”, “laser gun” ve “acid blast” efektlerine maruz kalıyoruz. Her zaman göz önünde olmasalar da müziği katman katman dinlediğinizde, oralarda bir yerlerde bir şeyler bulacağınızın garantisini verebilirim. İşin özü, low frequency oscillator’ın ipleri eline aldığı ve bizi uzaya götürdüğü yaklaşık 45 dakikalık işitsel bir gezinti bu.
Tabii ki sadece sentezleyicilerin hüküm sürdüğü bir albümden bahsetmiyoruz. Meşhur Hammond L100, Fender Rhodes piyano ve Mellotron gibi elektro-mekanik org ve piyanolar yine bizimle. Bunun haricinde, çeşitli ses üreteçleri, workstation’lar ve farklı enstrümanların da albümde kullanıldığını biliyoruz.
En ilgincini en sona bıraktım: Progresif Rock dünyasında nadiren gördüğümüz formasyonlardan biri de gitarların devreden çıkarıldığı albümler olarak karşımıza çıkıyor. Nuova Era yazısında da Walter Pini’nin bu yöntemi kullanarak gitara ihtiyaç duymadan tüm ritim ve kısmi bas ihtiyaçlarını elindeki tuşlu canavarların merhametine bıraktığı çalışmalarından kısaca bahsetmiştim. Benzer bir durumu ‘Firebrand’de de görüyoruz.
Albüm; 9, 13 ve 24 dakikalık üç parçadan oluşuyor. Vokalist Thor Erik Helgesen, ses rengi ve vokal tarzıyla grubun Van der Graaf Generator tarafını temsil ediyor. Elektronik piyanoların kullanım şekli ise bize Gentle Giant’ın barok dönem esintili pasajlarını hatırlatıyor. Eh, geri kalanı da malum: Keith Emerson ve ELP.
Albümde özellikle dikkatimi ve ilgimi çeken kısımlara değinmek gerekirse; ‘The Fever‘da 09:30’dan sonra birkaç dakika boyunca salınan ve parçayı taşıyan düşük frekanslı synth-bass anı beni oldukça etkiledi. Sweep bass etkisi yaratan ve genelde Moog’lardan alışkın olduğumuz bu tarz sentezleyici kullanımlarına şahsen büyük bir özlem duyuyorum. Bunlar hep Tarık Akan ve Kemal Sunal etkisi 😊
Diğer etkileyici anlardan biri ise benim için kesinlikle ‘False Dawn‘un 03:00 dakikasında, “pipe organ” etkisi altındaki Thor Erik Helgesen vokal performansı. Yine aynı parçanın ikinci yarısında devrede olan ve yaklaşık dört dakika süren piyano bölümü, albümün öne çıkan anlarından birini oluşturuyor.
Her güzel şeyin bir sonu olduğu doğru, ancak Ring Van Möbius için bunun biraz erken bir son olduğunu söyleyebiliriz. Zira grup, ‘Firebrand’in son albümleri olacağını açıkladı. Öyle ya da böyle, bizlere oldukça güçlü bir kapanış albümü sundular. Bundan sonrası için, konu özellikle Norveç olunca, sadece beklemek gerekecek gibi görünüyor.
- Firebrand,
- The Fever,
- False Dawn
- Firebrand,
- The Fever,
- False Dawn

