MØL, 2012 yılında Danimarka’nın Aarhus şehrinde shoegaze kökenli müzik yapan eski grup Antennas to Nowhere üyeleri tarafından kuruldu. Hedefleri blackgaze’e daha yakın bir tarz ile yola devam etmekti. Keza kuzeyin delikanlıları sert olduğu kadar duygusal ve atmosferi çok daha yoğun bir müzik ortaya koymayı başardılar. Bunu da 2018 yılında Jord, 2021 yılında ise Diorama albümleri ile kanıtladılar. Bu yıldan beri sevenlerini büyük bir beklenti içine düşüren grup, nihayet yeni albümleri Dreamcrush ile hasreti sona erdirdi. Danca “Güve” anlamına gelen MØL, tırtıl, pupa ve güve döngüsünü bir bütün olarak tamamlamış, tarzını bozmamış ve blackgaze türü için nadide gruplardan biri olarak yerini edinmiştir.
Pandemi sonrası yeni albüm için kolları sıvayan grup, geçen süreçteki duygusal birikimlerini ve olgunlaşan tarzlarıyla düşüncelerini toparlayıp hazırlıklara başlamıştır. Vokalist Kim Song Sternkopf, yeni albümün temel temasının kendi iç dünyasından çıktığını, bir hayalin ilham vericiliği ile yıkıcılığı arasında bir paradoks olduğunu ifade etmiştir. Bir orta yol bulmak yerine bu iki zıt hissi bir bütün olarak değerlendirerek Dream+Crush sözcüklerini birleştirmeyi uygun görmüştür. Kendini tekrar etmek istemeyen grup, biraz daha melodik ve duygusal ancak post-metal ve blackgaze agresifliğinden uzaklaşmadan albümü tamamladı.
Albümü dinlediğinizde hak vereceğinizi düşündüğüm üç hissi kelime kelime yazmak istiyorum: umut, kırılganlık ve içe kapanıklık. Tüm bu hislerin MØL tarzında fakat bir tık daha “soft” olarak aktarılması ciddi anlamda keyifli bir deneyim sunuyor. Sanırım post-metalde sevdiğim şeylerden biri tam olarak bu…
Albüm, 42 dakikalık 11 şarkıdan oluşan duygusal bir şenlik edasında. 2025 yılına damga vurmuş Deafheaven gibi post-metal gruplarından alıştığımız 7-8 dakikalık uzun şarkılar yerine 4 dakikalık şarkılarla dinleyenin damağında her şarkı ayrı bir tat bırakmayı başarıyor. Az önce de bahsettiğim gibi albüm Dream+Crush olarak tanımlanırken bunu şarkı düzenine de yansıtan grup, albümü Dream şarkısıyla açıp Crush şarkısıyla sonlandırıyor.
Gelelim şarkılara:
Dream; albümün adının ilk yarısını taşıyan açılış şarkısı, sanki bir rüyaya dalış anı gibi huzurlu bir atmosfer ile başlıyor. Teknik olarak minimal fakat geniş bir alana yayılan bol reverb ile tatlı bir ambiyans sunan şarkı, hepimizin mutlaka yaşadığı rüyada düşme hissine benzer bir şekilde gelen growl vokaller ile heyecanı yükseltiyor. Albüm başlangıcı için güzel bir tercih olduğunu söyleyebilirim.
Små forlis; bu sefer yüksek tansiyonlu gitarlar ve vokaller ile birlikte başlayan şarkı, ritmik ataklarla ani duygu dalgalanmaları yaşatıyor. Lirik olarak, insanın kendi içindeki ufak kayıpları fark etmesi ve bunların toplamının bir gün ağırlaştığının kabullenişi anlatılıyor.
Young; umut dolu melodilerle başlayan şarkı, yine grubun yarattığı tarza uygun bir şekilde ani bir geçiş ile karanlık bir riff ve agresif vokallerle evrim geçiriyor. Geçişlerin netliği gerçekten çok güzel. Çok iyi yazılmış bir şarkı olduğunu düşünüyorum. Ritmik yapı, gençlik enerjisi ile kırılgan bir özgüvensizliğin ikiliğini taşıyor. Melodik çizgiler umutla hüzün arasında gidip gidiyor. Gençliğin kendini kanıtlama çabası ile kırılganlığını çok iyi aktarmış bir şarkı diyebilirim.
Hud; “ten” anlamına gelen şarkı, gitarist Nicolai Hansen’in baba olduktan sonra yazmaya başladığı bir parçadır. Duygu yoğunluğu, koruma hissi ve kırılganlık üzerine kurulu lirikleriyle insanın derisinin altında sakladığı duyguları, dış dünyaya açma korkusuyla yüzleşmesi anlatılıyor. Albümün duygusal anlamda en yoğun şarkısı diyebilirim.
Garland; albüm yayınlanmadan önce çıkan ilk teklilerden olan şarkı, albümde bizi neler beklediğine dair yegâne örnekti. Duygusal yönü baskın ancak tarzın hakkını sonuna kadar veren umut ve duygu yüklü bir şarkı. Şarkının hikâyesi, birinin mezarına çelenk bırakmak kadar hüzünlü ama bir o kadar da huzurlu.
Favour; şarkıda ritmik olarak daha dengeli ve lineer giden bir yapı var. Şarkının ilk yarısı teknik açıdan albümün nefes alma anlarından biri diyebilirim. İkinci yarı ile gelen coşkulu vokaller ise bu dinlenişin huzurunu kaçırmaktan ziyade desteklercesine tonu yükseltiyor. Ardından gelen gitar solo ve yükselen enerji ile bir sonraki şarkıya hazırlık yapılıyor.
A Former Blueprint; bir darkwave şarkısı atmosferiyle clean vokaller ve melodik gitarlarla başlayan şarkı, karmaşık ve sert bir mizaca geçiş yapıyor. Melodiler, buruşturulup çöpe atılmış kâğıtlar misali terk edilen ya da bozulmuş hayat planlarının duygusunu taşıyor.
∞; geçiş niteliğinde olan şarkı teknik olarak ambient ve minimal; gitar tonları sonsuz bir boşluğa dalıyormuş hissi veriyor ve bizi sonraki şarkıya taşıyor.
Dissonance; başlangıçta gitarlar ile birlikte clean vokaller daha çok bir titreşim veya yankı niteliğinde melodiler sunarken, keyifli ve akılda kalıcı bir nakarat ile devam ediyor. İkinci yarısındaki gitar soloyla nakarat geçişini çok yaratıcı bulduğumu söylemeliyim.
Mimic; albümün en sert ve hızlı şarkısı. Gitar-davul senkronizasyonu özellikle çok sıkı. Şarkı ortasında atmosfer o kadar yoğunlaşıyor ki kısacık sakinlikte sanki pupadan güveye evrilme sürecini yaşatıyor. Kanatlarını koca gökyüzüne açan güvenin özgürlüğün yansımasını melodilerde yakalayacaksınız. Albümün en iyilerinden…
Crush; albümün adının ikinci yarısını taşıyan kapanış şarkısı. Açılış şarkısının tamamlayıcısı niteliğinde diyebiliriz. Progresif geçişler, değişken riffler ve melodilerle zengin bir parça. Şarkı, bir kalbin kırılırken çıkardığı sesin aynı anda bir yeniden doğuş çığlığına dönüşmesi gibi.
Albüme başladığınızda su gibi akıp gidiyor. Asla sıkılmıyorsunuz. Huzurlu bir günde metal dinlemek isteyip durduk yere agresiflik yüklenmek istemeyen herkese tavsiye edebileceğim, bu yılın en iyi post-metal işlerinden biri olmaya şimdiden aday bir albüm.
Öne Çıkanlar:
- Dream
- Hud
- Mimic
- Crush
Öne Çıkanlar:
- Dream
- Hud
- Mimic
- Crush

