Gerek ana projesi Karfagen, gerekse Sunchild veya kendi adıyla her yıl çıkardığı en az iki albümle progresif rock severlerin kulaklarından hiç düşmeyen Ukraynalı çalışkan müzisyen Anthony Kalugin’den uzun yıllardır bizi habersiz bırakmadan aralıksız üretmeyi sürdürüyor. Ancak bu kadar sık üretimin getirdiği olumsuz yan etki olarak dinlenilen müziğin verdiği aşırı tekrara düşme hissiyle beraber, 2019 yılının Echoes from Within Dragon Island’ı sonrası üretimine karşı açıkçası ister istemez verilen genel tepki de azalmış oldu. Kötü işler olmasa da her albüm biraz “dinle geç” modunda karşılanır olmuş ve olumlu yorumların sayısı da azalmaya başlamıştı.
Açıkçası benim için de durum çok farklı seyretmedi. Ta ki Echoes from Within Dragon Island‘dan 5 yıl ve 9 albüm sonra gelen Land of Chameleons’a kadar. Öncesindeki albümlerin verdiği öğrenilmiş çaresizlikle yayınlanma haberini “Yine mi Karfagen?” şeklinde karşıladığım ve bir gece hiçbir beklentim olmadan dinlemeye başladığım çalışma, birden adeta içimdeki uyuyan müzik canavarını uyandırdı ve özellikle sondaki epik ikili Into the Kaleidoscope ve Journey to a Shrine ile beraber kendi kendime “Sonunda Anthony Kalugin, şeytanın bacağını kırmış” deyiverdim. Yine de ihtiyatlı yaklaşıp bunu “bozuk saatin ikinci doğru gösterişi” gibi karşıladım. Meğer asıl Kalugin‘in içindeki müzik canavarı uyanmış – ya da belki daha doğru bir tabirle ilham perileri yaniden tepesinde uçuşmaya başlamış – ki sonrasında da yıldızlar geçidi iki dev albüme imza attı; ve başlıklarına bakacak olursak bunun devamı da gelecek gibi.
Aslında bir albüm içinde yer alan müzisyenlerin ismi kadar büyük olamıyor. Müzik tarihi bunun birçok kötü örneğiyle dolu. Ama Omni serisi kesinlikle bunların arasında değil. Geçtiğimiz yıl gelen Omni, Caravan, Camel gibi progresif müziğin dev topluluklarından tanıdığımız Richard Sinclair‘ın da albümün birkaç parçasına konuk olarak dahil olmasının verdiği etkiyle, Karfagen‘ın alışılagelmiş hatta arka arkaya gelen albümlerle artık kanıksanmış çizgisinden biraz daha Canterbury Scene etkilerinin hissedildiği bir yöne doğru evrilmişti; ve bu sayede albüme farklı bir renk katılmış oldu. Hiç şikayetim olmadı tabii. Olan varsa da buraya kadar okumayı çoktan bırakmıştır zaten 🙂 Albümden bir parçayı özellikle öne çıkaracak olursam bahsettiğim Sinclair katkısının üzerine albümün bir diğer ağır topu John Hackett‘ın flütünün ve sadece bu parçada konuk olup sesiyle fark yaratan Marco Glühmann‘ın (Sylvan) verdiği etkiyle The Cards We Play’i söyleyebilirim.
Yukarıda bahsettiğim iki albümün de yayınlandığı zamanlarda Sesini Aç aktif hale gelmiş olsaydı muhtemelen onlar da birer yazıya sahip olurlardı. O nedenle biraz da onların hakkını vermiş ve merak edenleri yönlendirmiş olmak için yazıyı biraz uzun tuttum. O nedenle “Hala başlıktaki albüme geçemedin.” diyenler olduysa sonunda oraya vardığımızın müjdesini vereyim 🙂
Kalugin, Karfagen‘ı bir solo proje olarak sürdürse de her zaman konuk müzisyen listesini zengin tutmuştu. Genellikle Ukraynalı lokal müzisyenlerden oluşan liste, Omni‘nin Richard Sinclair‘lı, Marco Glühmann‘lı, John Hackett‘lı kadrosuyla uluslararası bir kimliğe bürünmüş ve bu da sonuca olumlu yansımıştı. Omni II Act I: The Glass of Time, aynı durum devam ediyor. Glühmann ve Hackett, kadroda yer almaya devam ederken Sinclair‘ın yerini bir diğer büyük isim Roine Stolt (The Flower Kings, Transatlantic) almış durumda. Bu da tarzın yeniden klasik Karfagen’a yaklaşmasına neden olmuş. İki üretken müzisyen olarak Stolt ve Kalugin, birbirlerine gayet benzeşiyorlar ve yakışıyorlar zaten 🙂
Aslında bu değişim – ya da geri dönüş – biraz da Omni II Act I‘ın biraz daha kişisel bir hikaye anlatmasından kaynaklı. Zamanın kırılganlığı, aşkın dönüştürücü gücü ve doğa ile şehirleşme arasındaki karşıtlık üzerine kurulu bir temaya sahip albüm Omni‘ye kıyasla daha fazla Kalugin‘in kendi içsel deneyimlerine dayanıyor.
The Glass of Time: Pt. 1, Anthony Kalugin‘in sakin piyano ve klavye dokunuşları ve ona eşlik eden John Hackett flütüyle açılıp Roine Stolt‘un güçlü solosuyla tansiyonu yükseltiyor.
Hemen arkasından gelen Frozen Rivers, bu formülün üzerine Stolt‘un vokalini de ekleyerek, zaman zaman The Flower Kings parçalarını oldukça anımsatmakla beraber Kalugin‘in sinematik tarzının çevresinde dönerek harika bir hibrit yaratıyor ve albümü daha en başından zirveye taşıyor.
Maria Panasenko vokaliyle, Floor Jansen, Tarja Turunen gibi türün son dönemin en üst düzey kadın seslerinin hiç de altında kalmayacak performansıyla Shadowbound ve son bölümdeki How Fragile We Are‘daki itici güç oluyor.
The Shape of Love‘da ise önceki albümden taşınan güçlü ses Marco Glühmann, mikrofonu devralıyor ve yine Hackett‘ın flütüyle Kalugin‘in güçlü kompozisyonunun da katkısıyla tıpkı Omni‘de olduğu gibi albümü ikinci zirvesine taşıyor.
Carry On‘da mikrofona geçme sırasıysa bir diğer son dönem önemli Alman progresif topluluğu RPWL‘den Yogi Lang‘da, ve o da tıpkı kendi grubunda olduğu gibi hayli radyo dostu olan parça ile görevi başarıyla tamamlıyor.
Albümde yer alan bir diğer vokalist de Omni‘de de sesini duyduğumuz Per Malmberg oluyor ve Beyond the Mirror‘ı vokalinin yanı sıra gitar ve bas gitarıyla adeta taşıyan unsur haline geliyor.
Albüm tıpkı The Glass of Time: Pt. 1I ile açılıştaki formülün hemen hemen aynısını uyguluyor. Yine harika yazılmış bir Kalugin kompozisyonu üzerine eklenen sos olarak Roine Stolt solosuyla dingin ama etkili bir final yapıyor.
Anthony Kalugin, yukarıda da belirttiğim gibi Omni serisini sürdürecek gibi görünüyor. Konukların tarzıyla şekillenip farklılaşan ve yine de Karfagen olarak kalmayı başaran iki leziz albüm sonrası bakalım bizi hangi zengin konuk kadrosu bekliyor olacak? Dilerim ki hazır anlaşmaya başlamışken ilham perileri Kalugin’i terk etmemiştir ve sıradanlaşma zincirini kırmış görünen Karfagen kompozisyonları da bununla birlikte devam eder.
- Frozen Rivers
- The Shape of Love
- Carry On
- The Glass of Time: Pt. 2
- Frozen Rivers
- The Shape of Love
- Carry On
- The Glass of Time: Pt. 2

