Skip to content

“Uzaylılar tarafından kaçırıldım, evet tarafından!”

Bir albüm düşünün ki sizi UFO ile bulunduğunuz noktadan kaçırsın, saykedelik bir rock müzik evrenine ışınlayıversin. Bugüne dek çokça işittiğimiz riff’leri ve ritimleri hiç de aşina olmadığımız bir gezegende, yerçekiminde deneyimleyebilelim.

Christopher Nolan bir rock bar açsa, mekânda durmadan bu albüm çalardı.

Neo-psychedelic rock müzik icra eden İtalyan grup Giöbia, işte böyle bir albüm yarattı. Klavyede Melissa Crema’nın bir uzay roketini andıran efektleriyle, “Houston, kalkışa geçiyoruz!” minvalinde konuşan vokalleriyle ve bol yankılı, delay efektli gitar sololarıyla Space Rock olarak da tanımlanan X-ÆON isimli albüm, şahsen bu yıl radarıma takılan en sağlam işlerden. Interstellar’da bir replik vardır ya: “Burada geçen her bir saat dünyada 7 yıla eşittir”; albüm su gibi akıyor, uzun melodik sekanslara rağmen.

Adı da — ÆON — sonsuzluğa atıfta bulunuyor. Ne yalan söyleyeyim, başta Elon Musk’ın çocuğunun adı zannettim…

Tarz olarak zaman zaman Ghost’a benzetsem de kesinlikle özgün bir grup. Old school rock müzik şablonlarını Ghost gibi doğrudan entegre etmek yerine, müziğin içine usulca yedirmeyi başarmışlar.

Sadece old school rock müzik de değil… Davulda Pietro D’Ambrosio jazz şablonlarını da çok güzel kullanıyor. Gitarda Stefano Basurto yer yer progressive rock müzik olarak tanımlanacak pasajlar çalıyor. Zaman zaman kraut rock denebilecek riff’leri var. Ayrıca vokaller de ona emanet. Paolo Basurto ise baslarda bluesy ve yer yer jazz ezgileri serpiştiriyor. Bunların hiçbiri bayağı durmuyor; hepsi Giöbia evrenine aitmiş gibi doğal.

Güncel kadrosu 2007’de şekillenen grubun diskografisini baştan sona dinledikçe müzikal anlamda nasıl olgunlaştıkları daha bariz anlaşılıyor. Bu sene yayınladıkları albümle beraber meyvelerini toplamışlar. Gelin, şarkı şarkı mercek altına alalım:

Açılış şarkısı olan ‘Voodoo Experience’, ilk rifften itibaren bizi kendi yarattığı sinematik evrene sokuyor. Sadece harika bir albüm açılış şarkısı değil, konserlerde de başlangıç için biçilmiş kaftan. Uzunca gitarda çalınan ana ritmi klavye zenginleştiriyor; böylece kulağa sıkıcı gelmiyor. Tempolu bu ritmi geçişte şarkının ve albümün ilk gitar solosu takip ediyor. Klavyede benzer şekilde bastığı her nota uzayıp gidiyor. Hızlı başlayan tempoyu bir nebze düşürüp sonra yer yer yeniden yukarı tırmandırıyor — basit gözüken ama akıllıca bir teknik. İkinci kez sahneye çıkan solo gitara bu kez power chord’lar eşlik ediyor. Ritim gitarın aynı ritmi çalmayı kesmesiyle beraber davullar daha öne çıkıyor; kick ve zillerin senkron vuruşuyla bu sekans iyice parlıyor. Outro’da bizi klavyenin psikedelik ve space rock havasını yaratan melodisi uğurluyor.

Albümün ikinci şarkısı ‘Fractal Haze’, tekli olarak yayımlanmıştı. Albümle beraber dinlendiğinde bu parçanın alelade bir beste olmadığı, albümün kompakt bir bütün olarak tasarlandığı anlaşılıyor. Önceki şarkının doludizgin temposu burada başta düşürülüyor. Sonrasında ise yeniden klavye sahne ışıklarını üstüne alarak işleri kızıştırıyor. Ayrıca bas gitarı bu kez daha ön planda duyuyoruz. Ritim gitar, şarkının es vermesi ardından dâhil oluyor. Şarkının tamamı bir geçiş parçası aslında — bizi bir sonraki esere ısındırıyor.

Harika bir müzikal şölenin ardından ilk kez vokali işiteceğimiz ‘The Death of the Crows’u dinliyoruz. Dramatik yapısıyla önceki iki enstrümantal eserin aksine, psychedeli rock müziğin babası The Doors başta olmak üzere 60’ların kült rock şarkılarına öykünen bir parça bu. Ritim gitarı besleyen solo gitarı bu kez duymuyoruz; yalnızca verse bölümlerinde klavye bir melodi çalıyor.

Bu şarkının sonunda, “Keşke bir tane de 80’lerden bir şarkıyı cover’lasalar!” dedim.

Albümün bir diğer tekli olarak yayımlanan parçası ‘1976′, albümün giriş şarkısıyla birlikte en usta iki eserinden biri bana göre. Vokal, şarkı söylemekten ziyade kısık sesle ve aheste aheste hikâye anlatıyor. Enstrümantal kurgu bu hikâye anlatıcılığını zirve noktaya çıkarıyor. Davulun şarkının altyapısını işleyecek ritmi tutmasıyla birlikte, şarkıya jazzvari girişi de leziz bir tat katıyor.

Son dört eseri bir bütün olarak ele almayı tercih ediyorum. Zira bu dört şarkı da 1910 yılında Belçikalı yazar J.-H. Rosny aîné tarafından yayımlanan bir bilim kurgu kitabına atıfta bulunuyor. Zaten, parçaların sonunda parantez içerisinde kitabın adını da anıyorlar: ‘La Mort de la Terre’. İlk dört şarkıdan ayrı değerlendirmek istediğim eserler bunlar. Bu şarkıların hepsini bir bütün olarak yorumlamak gerekirse; country müzikten prog rock’a pek çok ezginin harmanlandığı soyut parçalar bunlar. Tamamen enstrümantal. Bütüne bakıldığında, 20 dakikalık doğaçlama gibi gözüken fakat ilmek ilmek işlenmiş bir resital.

Birbirinden yetenekli müzisyenlerden oluşan Milano’lu bu grubu önümüzdeki senelerde daha fazla duyacağız gibi görünüyor. Yıllardır yaptıkları gibi sabırlı ve istikrarlı şekilde üretmeye ve kendi çizdikleri yoldan yürümeye devam ederlerse, parlak bir kariyerleri olacağı kesin. Psych rock ve/veya progresif rock severlerin bir gözü onlarda olsun.

8.5

Öne Çıkanlar:

  • Voodoo Experience
  • 1976
  • La Mort de la Terre
8.5

Öne Çıkanlar:

  • Voodoo Experience
  • 1976
  • La Mort de la Terre