Echolyn ile birkaç sene önce, ‘As The World’ şarkısı sayesinde tanışmıştım. Şarkının isminin geçtiği yerlere baktığınızda herkesin buluştuğu ortak nokta; parçanın ortalama bir Gentle Giant şarkısıyla karıştırılabilecek düzeyde benzerlikler taşımasıydı. Elbette bugünün konusu bu değil; ancak Echolyn’i bu şekilde tanımış olmam, grubun gözümdeki itibarını sağlam temellere oturtmuştu.
Yıllar içinde yayımladıkları albümlerde; kimi zaman The Flower Kings’in klimalı serin bir odadan içeri sızan akşam güneşi kıvamındaki melodilerini, kimi zaman Electric Light Orchestra’nın sevimli progresif pop tınılarını, kimi zamansa bir anda Lynyrd Skynyrd duyduğunuzu sandığınız saf rock kesitlerini hatırlatan dokunuşlarıyla, melodilere sert manevralar yaptırabilen Amerikalı bir progresif rock grubu olarak öne çıkıyorlar. Echolyn dinlerken bu yaşıma kadar kendimce çizdiğim müzik yoluna dönüp baktığımı hissediyorum. Bu sebeple bugün bahsedeceğim deneyimlerimi zaman zaman işitsel çağrışımlar üzerinden aktarmaya niyetliyim.
Bugünün konusu, 2025 Mart ayında Echolyn tarafından yayımlanan ‘Time Silent Radio’ albümleri. “Albümler” demek biraz tuhaf gelebilir; zira aynı tarihte yayımlanmış iki ayrı albümden söz ediyoruz. Son albümlerinin üzerinden tam on yıl geçtikten sonra ‘Time Silent Radio II’ ve ‘Time Silent Radio vii’ isimleriyle toplamda 90 dakikayı aşan bir çift albüm sundular. II albümü 17 ve 29 dakikalık iki uzun parçadan oluşurken, VII albümü daha kısa yedi şarkı barındırıyor. Doğruluğundan tam emin olmasam da, “II” ve “vii” sayılarının toplam şarkı sayılarıyla ilgili olduğu bilgisi ilginç bir detay olarak eklenebilir.
İki albüm bazı yönleriyle ayrışsa da, benzerlikleri farklarından çok daha belirgin. Dinlerken gözümün önüne çoğu zaman merkezde piyanonun bulunduğu, diğer enstrümanların ise onun etrafında halka oluşturduğu bir sahne geliyor.
Albümlerin yapısına özellikle ‘Time Silent Radio vii’ üzerinden bakmak gerekirse; gain’i düşürülmüş, crunch tonuna yakın gitarlar; oldukça çekinik bir elektronik altyapı ve minimum düzeyde kullanılan sentezleyicilerle sade ama etkili bir sound’a sahip olduklarını söylemek mümkün. Elbette müziğin zaman zaman sertleştiği, sinirlendiği anlar ya da Hammond org’un “ben bitti demeden bitmez” tavrı da karşımıza çıkıyor. Piyano merkezli olmasının yanında albümlerin diğer başrolü şüphesiz vokaller. Vokal armonileri, Echolyn için karakteristik bir unsur ve melodi üretme kabiliyeti büyük ölçüde bu çok katmanlı vokal düzenlemeleri aracılığıyla işleniyor. Özetle; Profesör Utonium’un da dediği gibi, “şeker, baharat ve iyi olan her şey”in tarife eklendiği bir albüm çifti ile karşı karşıyayız.
Şarkıların genel hatlarına kısa kısa değinmeye, benim de içine daha çok çekildiğim ‘Time Silent Radio vii ile başlamak istiyorum.
Albüm ‘Radio Waves’ ile açılıyor. Tüketimi kolay, sözleriyle etkileyen ve YouTube Music’e göre albümün en çok dinlenen parçası. Başarılı bir “crossover progressive rock” örneği olarak tanımlanabilir. Her satırıyla hem görsel hem de koku hafızasını tetikliyor; nasıl olduğunu bilmiyorum ama bu şarkının bir kokusu var.
“This feels wrong, all of us talking. But not saying much, where does it go”
“Whatever the song you sing the words will always follow you”
The rain, the love, the hate. It all will follow you”
Zaman zaman insanların çok konuştuğunu ama hiçbir şey söylemediğinden yakınırken; zaman zaman ise insanın hayatta hissettiği ve yaşadığı her şeyin, bir sonraki adımını şekillendirdiğinden bahsediyor. Kendini arama, iletişimsizlik ve yalnızlık gibi temaların işlendiği ‘Radio Waves’, hiç şüphesiz albümün öne çıkan şarkılarından biri oluyor.
‘Silent Years’ın piyano yönelimli ve biraz daha içe dönük bir şarkı olduğunu söylemek mümkün. İsminden de anlaşılacağı üzere, yaşanmamış ve paylaşılmamış yıllara karşı bir kabullenişi anlattığı düşünülebilir. Müzikal dokusu beni çocukken yıldızları son kez izlediğim bir yaz gecesine götürüyor.
“30 years between us, a span in our time, the silent years between us”
‘Cul-de-Sacs and Tunnels’, albümde beni en çok etkileyen parça. Özellikle üçüncü dakikaya kadar. Bu noktaya dek retrofütüristik bir sahnenin içindeymişim gibi hissettiriyor. Karanlıkta uzun bir binanın camından şehri izlemek gibi… ‘Carpet Crawlers’ diye tarif etsem anlaşılır. Üçüncü dakikadan itibaren Japon rol yapma oyunlarının soundtrack’lerini hatırlatan çok tatlı bir melodiyle şarkı ilerliyor ve gelişiyor. Echolyn’in söz yazarlığı ise yine çok kuvvetli.
“I need cul-de-sacs and tunnels, connecting all the dreams of friends and lovers”
“I am holding on to that feeling”
“Waiting, watching, hiding in the hours,
“Holding hoping, hiding in the hours”
‘Boulders on Hills’, albümün en agresif parçası. Toplumsal öfkeyi merkezine alan bir yapısı var. Piyano ve vokal armonileri hâlâ orada; fakat gitarlar ve ritimler bu öfkeyi üstlenerek tansiyonu yükseltiyor. İçindeki isyan hissi, Riverside – ‘I’m Done With You’ ile benzer temalar taşıyor.
“The holes we dig. We chase good gods. To fill our mouth. With the shit we eat”
“Choke on your pills and guns, there’s plenty of fucked for everyone”
“I want more but I got nothing left to give”
‘Our Brilliant Next’, Brett Kull’un geniş ses aralığını deneyimleme fırsatı sunduğu; piyanonun her zamankinden daha belirgin bir oyun değiştirici olarak öne çıktığı; suçluluk, pişmanlık ve kendini cezalandırma temalarını işleyen, akılda kalıcı melodisiyle öne çıkan bir parça. Şarkının üçüncü çeyreğinde duyduğumuz akustik arpej geçişi ise başlı başına çok etkileyici.
Anlatıcı:
“Look to the skies, into red piggy eyes”
dizeleriyle, utanç ve suçluluğun gökyüzüne, yani bir üst otoriteye ya da kaçınılmaz yüzleşmeye, yönelen bakışlarda somutlaştığını hissettirirken,
“Fill my mouth with stone, Flowers for the after-burning bright”
sözleriyle kendi kendini susturma, kendi ağzını taşla doldurarak konuşamaz hale getirme metaforunu çağrıştırıyor. Hemen ardından gelen ‘after-burning bright’ ise bir tür geç kalmış telafi arayışı olarak yorumlanabilir.
‘On We Blur’, daha ilk saniyesinde hareketli, iyimser ve caz etkili müzikal yapısını kulaklara empoze ediyor; ancak sözlere baktığımız anda bunun neredeyse kötü bir şakaya dönüştüğünü fark ediyoruz. Çünkü şarkı sözleri, bu neşeli müzikal yapının aksine oldukça karanlık ama bir o kadar da hayatın içinden bir meseleye temas ediyor. Grup üyeleri, parçanın teması hakkında şöyle diyor:
“‘On We Blur‘un sözleri, kötü patronlar ve üst düzey yönetimle; liderlik ve iletişim eksikliklerinin başkalarına karşı sıfır empatiyle birleşerek harika bir çalışan kadrosunu nasıl gerçekten kötü bir kadroya dönüştürebileceğiyle ilgili. Bazen karanlık günlerin üstesinden gelmeye çalışırsınız ama sonunda bu bile başa çıkılamayacak kadar ağır gelir. Öfkeli çalışmak hiç kimse için sağlıklı değildir.”
“All the voices tell me to ignore it, but my own won’t let it be;
the air don’t care whose lungs it’s filling, so on we blur…”
‘On We Blur’, yapısal karmaşıklığı ve söz-müzik arasındaki ironik gerilimiyle albümün en progresif ve en manik-depresif şarkılarından biri olarak öne çıkıyor.
‘Tiny Star’, adeta ülke ülke dolaşan bir müzikal kimliğe sahip. Vokal stili belirgin country etkileri taşırken, melodilerde Avrupa tınılarının izini sürmek mümkün. Ardından gelen ve albümde pek alışık olmadığımız türdeki gitar solosu ise parçayı ve dolayısıyla albümü son derece etkileyici bir noktada kapatıyor.
“I’ve wanted to say something more,
But can’t find the time between broken lines,
Of comet tails that burn across our sky”
Zaman zaman belirip sonra kaybolan kuyruklu yıldızlar, belki de hayatımıza dokunup sonra sessizce uzaklaşan insanlara benzetiliyor. Anlatıcı bir şeyler söylemek, kendini ifade etmek istiyor; ancak zamanın ağırlığına yenik düşüyor.
Albüm, şarkıdan şarkıya hatıralara, pişmanlıklara, söylenemeyenlere, öfkeye ve türlü arayışlara ev sahipliği yapıyor. Bu güçlü söz yazarlığı; crossover ve progresif-pop yaklaşımıyla birleştiğinde son derece etkileyici, bütünlüklü bir anlatım ortaya çıkıyor.
Böylece 2025 yılının en dolu albümlerinden birinin sonuna gelirken, hepimiz bir kupa kahveyi hak etmiş oluyoruz. Çünkü şimdi, ‘Time Silent Radio vii’nin ardından ekürisi ‘Time Silent Radio II’ye geçiş yapıyoruz. Genelde şarkıdan şarkıya atlayıp konuşmaya alışkın bir dinleyici kitlesi olarak, albümden albüme geçiş yapmak eminim ki bambaşka bir deneyim sunacaktır. Ancak iki albüm arasını fazla açmamak lazım; mümkünse bu 90 dakikayı tek seferde tüketmeyi deneyin.
‘Time Silent Radio II’, biraz daha derli toplu; 17 ve 29 dakikalık iki uzun parçadan oluşuyor. Fakat benzer biçimde, bu albüm de devasa bir melodi fabrikası gibi çalışıyor. Bol melodi, bol yağmur ve ardından açan güneşler… Günün sonunda avucumuzda bir gökkuşağıyla sessizliğe gömülüyoruz. O halde, renklerine yakından bakalım.
‘Time Has No Place’, dört bölüm üzerinden bir insanın zamanla verdiği sınavı anlatıyor. Bu dört bölümde hayal kırıklığı, yas, aşk ve yıkım temaları bir çerçeve haline geliyor.
- Bölüm 1: ‘Into Blue and Green‘ (00:00 – 06:00)
Bu bölümle birlikte müziğin etkisiyle her yokuşun bir inişi olduğunu hatırlıyoruz. Korkuyoruz, endişeleniyoruz; sonra rahatlıyoruz. Ardından döngü yeniden başlıyor… Sözleri bir kenara bıraktığımda hissettiklerim bütünüyle bundan ibaret. Bölümün ilk dakikalarında Gentle Giant perileri tarafından karşılanma ihtimaliniz de epey yüksek, bilginize.
“Time, it has no place,
I’m flying by into blue,
I’m flying by into green”
- Bölüm 2: ‘The Air of Ivy Hill’ (06:00 – 08:30)
Temposu, duygusu ve melodik yapısıyla Genesis – ‘Ripples’ı çağrıştıran kısa ama etkileyici bir bölüm. İnsanın içinden gerçekten “Sail away…” diye devam etmek geliyor. Bu hoş melodik ballad sona ererken bir anda evlerimizin içine bulutların gölgesi düşüyor ve kendimizi bir sonraki bölüme geçerken buluyoruz. Şarkının bu kısmını zaman zaman tek başına açıp dinlemek geliyor içimden; bazı melodiler insanın frekansına öyle birebir uyar ki, bağımlılık yaratır ve tekrar tekrar dinlemek istersiniz. - Bölüm 3: ‘Emerald Garden’ (08:30 – 11:30)
Sözlere bakıldığında ‘Time Has No Place’ isminin neden bu kadar isabetli olduğunu hemen fark ediyor insan; güçlü bir aşk–zaman çatışması bölümü bu.
“He brushes up against her
As they wait in line
Knowing nothing’s better than that moment in time”
Bölüm, aşk kavramını zaman kavramıyla yüzleştiriyor. Aşkın olduğu yerde zamandan söz edilemeyeceği bir yana, aşk ne kadar büyük olursa olsun onun bile zamanı tamamen aşamayacağı gerçeği bir yana… Aşkın zamansızlığı ile zamanın aşk üzerindeki mutlak baskısı aynı anda hissediliyor. Bu çift yönlü gerilim, tedirginlik ve melankoli dolu bir vokal sunumuyla aktarılırken, bölümün kendine has nakaratı bize yumuşak ama etkileyici bir soft-rock deneyimi yaşatıyor. Minör yapıların ve yarım ses geçişlerinin sebep olduğu karanlık, adeta bölümün üzerine ağır bir gölge gibi çöküyor.
- Bölüm 4: ‘Forever Anymore‘ (11:30 – 16:37)
Porcupine Tree’yi çağrıştıran gitar tonlamaları ve ezgilerinin, koro vokallerle kurduğu birleşim çok ilginç bir bütünlük yaratıyor. Her Echolyn süitinde olduğu gibi, bu kapanış bölümünde de tüm metaforların kozmik bir noktada düğüm düğüm çözülüşüne tanıklık ediyoruz. Kromatik iniş çıkışların yarattığı eterik etki, parçaya neredeyse teatral bir atmosfer kazandırıyor; hatta bu etkiyi yer yer ‘Phantom of the Opera’ya bile benzetebiliriz. Ve elbette takımın kaptanlığı yine piyanoda…
‘Water In Our Hands’, altı bölümden oluşan 29 dakikalık dev bir kompozisyon olarak karşımıza çıkıyor.
- İlk bölüm (00:00–04:00), modern progresif rock sınırları içinde konumlanan son derece berrak bir prodüksiyonla açılıyor. Pastoral dokular ve blues etkileri hâlâ belirgin şekilde hissediliyor; müzik, doğallıkla süzülen bir akış hissi yaratıyor. Zaman zaman kendimi Riverside – ‘Love, Fear and the Time Machine’ atmosferine düşmüş gibi bulup tekrar geri çıkıyorum: aynı melankolinin, aynı pastel tonlar ile karışması bu.
“Everybody wants some time. All the time”
- İkinci bölümün (04:00–10:15) ilk dakikalarında, akılda kalıcı melodiler eşliğinde belirgin bir The Flower Kings etkisi hissediliyor. Bu sıcak ve melodik girişin ardından, Hammond org’un tipik tınısının bayrağı devraldığı, gain’leri biraz artırılmış gitarların da ona güçlü bir omuz verdiği bir yapıya geçiş yapıyoruz. Bu noktadan itibaren yoğunluk belirgin şekilde artıyor; elektronik altyapı öne çıkıyor, ritmik dokular sıkılaşıyor ve bölüm genel olarak daha dolgun bir hale geliyor.
- Üçüncü bölüm (10:15–13:30), alışılmadık bir vokal yaklaşımıyla hemen dikkat çekiyor. Daniel Gildenlöw’den aşina olduğum, konuşmakla şarkı söylemek arasında duran ifade biçimi burada belirgin şekilde hissediliyor. Hatta rap türünden pek anlamasam da, zaman zaman ritmik konuşmaya yaklaşan bir akış yakaladığını söyleyebilirim. Bölüm ilerledikçe elektronik efektler iyice belirginleşiyor; ses dokusu katman katman kalınlaşıyor. Bu monotonik tırmanışın sebep olduğu gerilim, şarkının geri kalanında bizi neyin beklediğine dair merakı yükseltiyor.
- Dördüncü bölüm (13:30–18:50), üçüncü bölümün o sürekli tırmanan gerilimini devralarak şarkıyı belirgin biçimde sertleştiriyor. Ritmin periyodik salınımı, fark etmeden başınızı müziğe uygun şekilde sallamanıza sebep oluyor. Piyano, pastoral dokunun son direnen unsuru olarak arka planda ayakta kalmaya çalışırken, gitarların yükselen hacmi bu mücadelede üstün gelmek üzere. Enerjinin giderek yoğunlaştığı, tansiyonun adım adım arttığı güçlü bir geçiş bölümü.
- Beşinci bölüme (18:50–22:30) geçtiğimizde, geriye dönüp baktığınızda fark ediyorsunuz ki artık kendinizi tam anlamıyla sert bir rock momentumunun ortasında bulmuşsunuz. Bu dönüşüm öylesine yavaş ve ustaca gerçekleşmiş ki, değişimin farkına varmanız bile zaman alıyor. Adeta sıcak suyun içindeki kurbağa analojisindeki gibi: Isı derece derece yükselirken, sizi bu noktaya getiren geçişin ne kadar sinsi ve doğal olduğunu ancak sonradan idrak ediyorsunuz.
- Albümün ve şarkının son bölümüne (22:30–28:51) düşük tansiyonlu, yumuşak bir girişle adım atıyoruz. Yazının başından beri vokallerin gücünden söz ederken, bu finalde yine aynı büyünün içinde buluyoruz kendimizi. ‘Time Silent Radio vii’yi hatırlatan, retrofütüristik bir etki bırakan vokal düzenlemeleri bölümün atmosferini belirliyor. Eşlik etmesi hem kolay hem de duygusal olarak etkileyici; adeta bir konserin son şarkısında, salondaki herkesle aynı anı paylaşıyormuşsunuz hissi yaratıyor. Bu duygu yüklü final anı beni gerçekten çok etkiledi.
“Can we save our ourselves, To celebrate, hold, and then send us into time.”
‘Time Silent Radio’ albüm çiftini, 2025 yılının en olağandışı ve en özel işlerinden biri olarak görüyorum. Farklı müzikal altyapısı, olağanüstü güçlü söz yazarlığı ve on yıllık Echolyn özlemi birleşince, benim için uzun yıllar hatırlanacak bir deneyime dönüştü.
Ve şimdi, bu albümle ilgili en can sıkıcı gerçeği söyleyerek yazının sonuna gelelim: Grup, ‘Time Silent Radio vii’yi sadece YouTube Music ve Bandcamp üzerinden erişilebilir kılmışken, ‘Time Silent Radio II’ yalnızca Bandcamp’te dinlenebiliyor. Bandcamp’i bilirsiniz; sınırlı dinleme hakkı gibi kısıtlara tabi tutabiliyor dinleyiciyi.
Her iki albümün de Spotify’da bulunmadığını söylemeye gerek bile yok. Dolayısıyla albümü sevip sevmediğinizi anlamaya çalışırken, büyük ihtimalle Bandcamp’ten satın alıp almama kararını çoktan vermiş olacaksınız.
Öne çıkanlar:
- Radio Waves,
- Cul-de-Sacs and Tunnels,
- On We Blur,
- Water In Our Hands
Öne çıkanlar:
- Radio Waves,
- Cul-de-Sacs and Tunnels,
- On We Blur,
- Water In Our Hands

