Skip to content

Beyaz midilli, baykuş, flamingolar ve nihayet albino yılan. Henüz kırkı çıkmış taze Deftones albümü, o denli progresif olmasa dahi şu sıralar sıkça dinlediğim ve ilk metnim için oldukça yakışacağını düşündüğüm bir albüm olan ‘private music’i mercek altına almak istedim.

Beklentiyi doğru ayarlamak oldukça mühim. ‘private music’, grubun diskografisinde bir devrim değil, bir rafinasyon işlemi tabiri caizse. 36 yıllık bir kariyerin ardından Deftones, artık yeni bir şey kanıtlama derdinde değil; nitekim bu albüme bir ‘Koi No Yokan pt. II’ demekten kendimi alıkoymazdım. Grubun, Diamond Eyes ve Koi No Yokan gibi modern klasiklerin mimarı olan prodüktör Nick Raskulinecz ile yeniden stüdyoya girmesi, bu hissin en somut kanıtı. Sonuç ise Gore‘un “çamurlu” sularından veya Ohms‘un daha çiğ ve öfkeli sound’undan sonra, o tanıdık, sinematik ve parlak ses duvarına bir geri dönüş olmuş.

Ancak bu tanıdık sesin altında, ilk dinleyişte kendini ele vermeyen ritmik bir anomali yatıyor. Albümün “progresif” olmamasından dem vursam da Deftones’un progresifliği asla virtüözlük gösterilerinde olmadı, daha ziyade Abe Cunningham’ın aldatıcı derecede karmaşık davul ritimlerinde ve Stephen Carpenter’ın gitarının poliritmik temelinde gizlendi. İşte ‘private music’, bu gizli matematikten yoksun değil. ‘my mind is a mountain’ parçasındaki 3/4’lük kafa karıştırıcı geçişler, ‘locked club’ın 6/4 ve 4/4 arasında gidip gelmesi veya ‘cut hands’in pek tekinsiz 11/8’lik zaman ölçüsü, grubun ritmi bir duygu aracı olarak nasıl büktüğünü gösteriyor. Bu, Tool’un entelektüel ağırlığıyla aynı felsefeye sahip olsa da, Deftones bunu daha içgüdüsel, daha az hesaplanmış lakin daha az değersiz olmayan bir estetikle yapıyor bana kalırsa. Meshuggah’tan oldukça esinlendiklerini düşünmüyor değilim, özellikle bu albüm nezdinde.

Bu rafine ses sadece grubun kendi geçmişine bir bakış değil, aynı zamanda üyelerin, özellikle Chino Moreno’nun yıllardır yürüttüğü yan projelerin bir birleşimi. Albümün dokusunda, Moreno’nun Team Sleep projesindeki trip-hop ve post-rock gezintilerini, Crosses’taki karanlık synth-pop’u ve post-metal devi Isis‘in eski üyeleriyle kurduğu Palms’ın atmosferik ağırlığını duymak mümkün. Sıkça dinlediğim ve yer yer Deftones’un üzerine koyduğum bu projeleri yabana atmamak gerekiyor, nitekim Deftones’un ana formülüne taze kan taşıyan laboratuvarlar gibi çalışıyor tüm bunlar. ‘private music’ ise bu denemelerin ana gemiye başarıyla entegre edildiği bir albüm.

Peki, tüm bunlar albümü nereye koyuyor? Bir başyapıt mı, yoksa konfor alanı mı? Cevap, muhtemelen ikisinin arasında bir yerde. Öncelikle albüm, ‘Saturday Night Wrist‘in o dağılmanın eşiğindeki bir grubun sesi olan kaotik ve öngörülemez yaratıcılığından yoksun. ‘private music’te ise tam bir kontrol hâkim. Bu özgüven, ‘infinite source’ veya ‘milk of the madonna’ gibi son derece güçlü parçalar ortaya çıkarıyor, fakat yeni bir sürprize mahal vermiyor.

Sonuç olarak ‘private music’, Deftones’un en iyi yaptığı şeyin, yani güzellik ve vahşeti bir araya getirme sanatının bir başka güzide örneği olmuş. Ancak bunu yaparken, dinleyiciyi şaşırtmak yerine ona tanıdığı ve sevdiği şeyi en iyi hâliyle sunmayı tercih ediyor. Albüm, grubun kendi mirasının ağırlığı altında ezilmediği, aksine o mirası bir zırh gibi kuşanıp en güçlü hâliyle sergilediği bir noktanın temsili. Yeniden soruyorum, bu yeni bir zirve mi yoksa tutmuş bir formülün tekrar karşımıza çıkmasından mı ibaret? Belki de 10 stüdyo albümü ve 36 yıl devirmiş bir dev için ikisi de aynı anlama geliyordur.

8.5

Öne Çıkanlar:

  • infinite source
  • milk of the madonna
  • souvenir
  • ecdysis
8.5

Öne Çıkanlar:

  • infinite source
  • milk of the madonna
  • souvenir
  • ecdysis