Danimarka’nın Kopenhag kentinin soğuk ikliminden çıkan groovy riff’ler ve iç ısıtan melodilerle progresif metali iliklerimize kadar hissettiren, çok da bilinmeyen ama bilinmesi gerektiğini düşündüğüm özel bir grup: Defecto. 2010 yılından günümüze kadar her albümde çok daha olgun ve çok daha progresif bir müzik sunuyorlar. ‘Excluded’, ‘Nemesis’ ve ‘Duality’ albümleri sonrasında sırada ‘Echoes of Isolation’ ile Symphony X ve Savatage’ı andıran müzikleri, geldiğimiz noktada Evergrey’e daha yakın diyebilirim.
Bu noktaya gelene kadar geçtikleri yolda müzikal olarak birçok şey denediklerini albümlerinde görmek mümkün. Koro bölümleri, ağır thrash riff’leri, hard rock ritimleri, senfonik unsurlar, eklenen jazzy enstrümanlar, akıcı gitar soloları ve brutal vokaller ile birlikte büyük bir karmaşa gibi gözüken kaotik bir süreç yaratmışlar. Ancak grubu özel kılan şey de tam olarak bu. Bunca tekniği bir arada tutmak pek de kolay olmamakla birlikte, bütün bu olguları bir bütün halinde harmanlamak gruba ciddi bir yük veriyor. Yine de akılda kalıcı nakaratlar ve muazzam gitar sololarıyla bunca farklı deneyim sonrasında ‘Echoes of Isolation’ albümü ile artık kişiliğini oturtmuş bir grup olarak karşımıza çıkıyor.
Pek duyulmamış ancak çok başarılı müzisyenlerden oluşan bir grup olduğunu ise ayrıca dile getirmek istiyorum. Niclas Sonne’nin vokalleri inanılmaz; ortaya konan müziğe muazzam yakışıyor. Mikkel Christensen progresif metal yapmak için dünyaya gelmiş bir davulcu. Frederik Duus Møller’in gitar soloları ve yazdığı riff’ler çok yaratıcı. Bas gitarda ise Thomas Bartholin’in muazzam dokunuşları… İleride muhtemelen isimlerini daha fazla duyacağız.
Daha önceki yazılarımda da dikkatinizi çekeceğini düşündüğüm ve progresif metale bakışımı anlatacak birkaç cümle ile yazıya devam etmek istiyorum. Progresif metal dendiğinde akla gelen ilk grup Dream Theater. Progresif müziği öyle bir sofistike seviyeye çektiler ki, tekniğin her şeyin önüne geçtiği bir dönem ile ardından gelen birçok müzisyene de ilham verdiler. Kesinlikle cesur ve yenilikçi deneyimler sundular. Ardından gelen birçok müzisyen ise bu yolda daha da iyisini ortaya koymak adına hırslı bir şekilde yola devam etti. Ancak bu süreç o kadar birbirini tekrar eden ve artık yeni bir şeyin üretilmediği bir sürece döndü ki, hem DT hem de aynı yoldan gelen bazı gruplar için günümüzde sıradanlaştığını söylememden dolayı umarım linçlenmem. Keza tamamıyla sıradanlaşmadan bahsetmiyorum; araya sıkıştırılan bir iki iyi şarkı ile günü kurtarmaktan öteye geçemeyen grupların sayısı cidden çok.
Diğer yanda ise Nevermore, Beyond Twilight gibi progresif metali daha agresif ve bir o kadar da hisli hale getirmiş, yaratıcılıklarını kaybetmemiş, her albümünde sınırlarını aşan ya da yaptığı tarzı kaybetmeksizin çıtayı daha da yükseklere çıkarmış progresif metal gruplarından ilham alan gruplar şahsen bana çok daha değerli ve özel geliyor. Tabii bu farklılık, bahsi geçen grupların başarılarını ve ortaya koydukları müziği kötülemek için değil; progresif müzikteki yaratıcılığın azaldığını belirtmek üzere kullandığım örneklerdir.
Bu örnekleri verme nedenim ise Defecto’nun yaratıcılığını her şarkıda bir standart yaratmasa da birçok şarkısında vermeyi başarabilmiş bir grup olması. Daha önceki albümlerinde de insanın tüylerini diken diken eden şarkılar yakalamak mümkün ancak özellikle bir örnek vermek istiyorum ki, o da daha sonra ‘Aftermath’ albümünde toplanan ‘Worlds Collide‘ teklisi. Progresif metal için aradığın her şeyi ortaya koyan, bence grubun en önemli şarkısı olan bu şarkı grubun yaratıcılığının göstergesi niteliğinde. “11’lik şarkı” dediğimiz şarkıların arasında üst sıraları zorlayacak, içinde muhteşem bir nakarat, gitar sololara eşlik eden saksafon solo bölümü ve post/black metal riff’leri ile progresif metal müzik adına bir başyapıt niteliğinde bir şarkı. E tabii böyle bir şarkı yapan grubun yeni albümünden beklenti de ciddi anlamda yükseklere çıkmış oldu. Kalitesiyle büyüleyen şarkılar ortaya çıkarmanın getirdiği bir yük de bu sanırım. Dinleyici her zaman daha iyisini bekliyor…
Gelelim ‘Echoes of Isolation’ albümüne. Grubun müzikal tecrübesi ve birikiminin geldiği düzey için grubun en olgun albümü diyebiliriz. Grup kurduğu çizgiyi de bozmadan akılda kalıcı nakaratlar ve şarkıların kalitesini bir üst seviyeye taşıyan gitar sololarıyla progresif metal seven herkesi memnun edecek bir albüm diyebiliriz. Özellikle Niclas Sonne’nin Jorn Lande’ye benzettiğim vokalleri albüme ciddi anlamda güç katıyor. Bolca senfonik altyapılar ve bir önceki paragrafta bahsettiğim agresif tarz ile standart bir progresif metal albümünden ayrılıyor. Her şarkıda ayrı bir mental rahatsızlığın konu edinildiği albüm, bu yönüyle de ayrıca dikkat çekmekte.
Albüm ‘The Unraveling’ introsu ile tadım menüsü niteliğinde başlıyor ve ‘Eternal Descent’ şarkısına bağlanıyor. Aksak ritimleri ve güçlü yapısı ile enerjisi doruklarda olan başarılı bir şarkı. Nakaratların ön planda olduğu bir grup olduğunu zaten söylemiştim ancak bu şarkıda sadece nakarat değil, nakarat geçişlerinde de ne kadar iyi iş çıkardıklarını görmek mümkün.
Ardından gelen ‘Sacred Alignment’, albümün habercisi single olarak yayınlandığı günden bu yana albümü yakın takibe almama neden olan şarkı oldu. Fazlasıyla yaratıcı, özlenen progresif metal şarkılardan biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Groovy bir riff ile başlayıp pop-metal tarzında akıllara yapışacak nitelikte bir nakarat ile devam edip tansiyonu katman katman arttırıp şarkıdaki coşkuyu arttırmayı başarmışlar. Obsesif-kompulsif bozukluk teması işlenen şarkıda müzikal olarak da bu temayı yakaladıklarını söyleyebilirim. Harika bir şarkı.
‘Quantum Abyss’, Symphony X tarzını kendilerince yorumladıkları, klavye-gitar ikilisinin muhteşem vokaller ile birleştiği, yine enerjisi çok yüksek bir şarkı. Şarkının mental rahatsızlığı ise şizofreni… Müzikal değerlendirme de bundan nasibini alıyor tabii…
Hemen ardından ise paranoya geliyor: ‘Through Cloak and Bones’, muazzam yazılmış gitarlarına eklenen ani duygu değişimleri, volkanik patlama misali vokal geçişleri ve akıp giden pentatonik sololar ile yine Defecto’nun yaratıcılığının bir diğer örneği şarkı.
Son olarak albüme adını da veren ‘Echoes of Isolation’dan bahsetmeden geçemem. Standart progresif metal gruplarının yaptığından farklı olarak genelde daha kısa şarkılardan oluşan bu albümdeki 9 dakika ile en uzun şarkı. Son şarkıya kadar bazı şarkılarda yaşanan düşüşler ve yavaşlayan ritimler dışında albümde hafif ya da ağır bir şarkı yok. İnanılmaz ruhlu ve içli bir şarkı. İşte bu şarkıda “soluklanmak ve albüme dinlenmiş bir şekilde veda etmek mümkün” demek isterdim ancak Defecto bu şarkıda yapacağını yine yapmış ve ters psikoloji uygulayarak bu sefer ağır giden bir şarkıyı coşkulu hale getirmiş. Görkemli nakaratıyla, tüm albüm boyunca kurulan bağ müzikal olarak ödüllendiriliyor. Temamız travmalar ve yalnızlığın yankıları. Belki de şarkının yoğunluğu buradan geliyor. Albümü dinleyenlere de bir teşekkür niteliğinde. Sinematik yapısı ile dinleyeni büyülüyor. İşte sözünü ettiğim özgünlük…
Albümde kötü bir şarkı yok. Her şarkıda sizi yakalayacak bir pasaj bulacağınızdan şüphem yok. Müzikal ve dinamik çeşitlilik çok güçlü. Gitarlar ve vokallerin sunduğu keyif çok üst seviye. Hele bazı şarkılarda yaratıcılıklarını takdir etmemek mümkün değil. Albümü mutlaka dinlemelisiniz. Ardından bir de ‘Worlds Collide’ açıp pastaya bir de çilek koymayı unutmayın. Bir şeyden çok eminim: Bu albümü yapanlar, albümü dinleyenler adına çok mutlu.
Öne Çıkanlar:
- Eternal Descent
- Sacred Alignment
- Quantum Abyss
- Through Cloak and Bones
- Echoes of Isolation
Öne Çıkanlar:
- Eternal Descent
- Sacred Alignment
- Quantum Abyss
- Through Cloak and Bones
- Echoes of Isolation

