Skip to content

İlk albümlerini 2022 yılında yayımlayan Brass Camel, 70’ler classic rock ve funk duyarlılığı yüksek müziklerini, proggy unsurlarla aynı potada eriterek kendi kimliklerini yaratmaya çalışan dikkat çekici Kanadalı bir grup. Açıkça söylemem gerekirse Brass Camel, 2025 senesi için Kanada topraklarından beklenti içine girdiğim gruplardan biri değildi. Crown Lands’in, 70’ler hissiyatlı prog rock türünde artık iyice Kanada’nın kültür ataşeliğine soyunabileceği kanaatindeydim. Ancak onların 2025’te yarattığı hayal kırıklığı sonrası Brass Camel, yeni albümü ile hem akçaağaç yapraklı (maple leaf) sancağın yere düşmesine izin vermedi hem de gelecekte başarabileceklerine dair kuvvetli sinyaller verdi.

Uluslar, kendi mevcudiyetlerini yüceltmek ve ülkelerinin kuruluş prensiplerine kutsiyet atfetmek adına tarihsel süreçte yaşadıkları mücadelelerden destansı kahramanlık hikâyeleri devşirme eğilimindedirler. Bazıları oldukça tek taraflı yorumlanan ve gerçekliklere sırtını dönmüş olan bu hikâyeler arasında en görkemlilerinden biri de Kanadalılar tarafından sahiplenilen, Amerikan başkanlık konutu ve yönetim merkezi olan Beyaz Saray’ın ateşe verilip neredeyse tamamen kül olmaya yaklaştığı 1814 tarihli yangın.

Kısaca bahsetmek gerekirse 1812 yılına gelindiğinde Büyük Britanya bir süredir Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik olarak bir dizi deniz ticareti kısıtlaması ve ambargo kararları uygulamaktaydı. İki ülke arasındaki çıkar çatışmalarının fitilini ateşlediği olaylar neticesinde ABD savaş ilanında bulunarak, o zamanlar Britanya kolonisi statüsündeki Kanada topraklarına yönelik yayılmacı bir saldırı başlattı. Tarihe “1812 Savaşı” olarak geçen bu çatışmaların en belirleyici ve kritik noktası Britanya kuvvetlerinin Washington şehrine çıkarma yaparak şehri ele geçirmeleri ve başta Beyaz Saray olmak üzere pek çok önemli devlet binasını yakarak alevlere teslim etmeleriydi. 1815 yılında iki tarafın da herhangi bir emperyalist kazanım elde edemeden bitirdikleri bu savaşta bazı yerli kabileler ve dağınık haldeki Kanadalı birlikler de milis kuvveti olarak Britanya saflarında yer aldı. Ancak aktarılanlara göre bu kuvvetlerin katkılarının onları savaşın sürükleyici ve belirleyici unsurları olarak nitelendirebilmesi için yeterli düzeyde olmadığı yönünde. Tarihsel gerçekler ışığında Beyaz Saray’ı kimin yaktığı sorusunun cevabı net bir şekilde Britanya ordusu.

Her ne kadar Kanadalılar bu yangından sorumlu olmasalar da müzik dünyasına kazandırdıkları gruplar ve müzisyenler ile yaktıkları ateş milliyetçi duygularını pekiştirmek ve kendileri ile övünmeleri adına oldukça yeterli bir sebep. Rush’ın, müzikal DNA’ları daha çok blues temelli rock’n’roll müziği ile şekillenmiş olan Amerikalı muhafazakâr müzik dinleyicilerine Britanya’dan ithal edilmiş progressive rock motiflerini kabul ettirebilmesi bile Kanada adına başlı başına büyük bir zafer. Neil Young’ın Amerikan folk müziğini protest anlatımlarla birleştirerek komşu ülkede saygıdeğer bir müzisyen haline gelmesi ya da hit makinesi Bryan Adams’ın arena rock konseptinin hakkını en çok veren ana akım rock yıldızlarından birine dönüşerek Amerikan konser arenalarını tıka basa doldurması gibi örneklerle de Kanadalıların kurduğu kültürel baskınlık çeşitlendirilebilir.

Elbette Brass Camel’ın kendi isimlerini rock müzik haritasına yerleştirmeleri ve güncel müzik piyasasında saygıdeğer bir konum elde etmeleri için önlerinde çok uzun bir yol var. Ama yine de ‘Camel‘ albümü ile millî miraslarını devam ettirmekte kararlı, tarihsel farkındalığı yüksek bir grupla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim.

Camel‘daki hâkim sound’u kabaca tanımlamak istersek Deep Purple’ın bir dönem evirildiği daha commercial (ticari) – funky havaların, Chris Squire’ın bel kemiğini oluşturduğu klasik Yes yürüyüşlerinin ve Rush’ın proto-metal agresifliğinin hibritlendiği bir müzikal çalışma olduğu şeklinde tarif yapabiliriz. Albüm kayıtlarında akıllarda daha çok Keith Emerson ile yer etmiş ve kısa süre önce bir signature modeli de Geddy Lee için çıkartılmış olan Minimoog Synthesizer’ın “biciuv – biciuv – biciuv” efektlerinin bolca duyuluyor oluşu veya Rickenbacker bas gitarlarının karakteristik gücünün albüm genelinde hissediliyor oluşu müziğin pişirilme aşamasında geleneksel metotlara sadık kalındığının da göstergesi. Anlayamadığım tek konu prog tarihinde hâlihazırda “Camel” ismiyle ve imgesiyle özdeşleşmiş olan büyük bir grubun varlığını unutmuş gibi davranmaları. Albüm için seçtikleri kapak görselinin özensizliğine hiç girmiyorum bile. Yeni nesil prog gruplarının müziklerini “kozmik yalnızlık” temalı görseller ile sunmakta ısrar etmeleri yaşadığımız dönemin en büyük klişelerinden biri hâline geldi. Gruplar, merchandise ürünlerinin üstünde eğreti duracak sıradan artwork’leri neden kullanırlar hiçbir zaman anlamamışımdır!

Albümün açılış parçası ‘Zealot‘, çomak sokulmuş bir kovan etrafındaki telaşlı arıların yarattığı kaosu anımsatır gibi başlıyor. İniş çıkışları ve uzun – çok bölümlü gitar soloları ile beraber grup elemanlarının sahip oldukları yetenek setlerini göstermek adına bir miktar da caka sattığı gösterişli bir heavy prog çalışması. Özellikle orta kısımla beraber freni boşalmış bir kamyon misali Rush teritoryaline girmelerini duymak çok keyifli. Kesinlikle albümün en dinlemelere doyulamayan parçası.

Takiben gelen ‘Pick of the Letter‘ ile bu grubun davul taburesinde çok maharetli bir müzisyenin oturduğunu anlayabiliyorsunuz. Davulcu Wyatt Gilson’ın enerjik tarzını Terry Bozzio’ya benzettim. Eğer Frank Zappa yaşasaydı bu arkadaşı meşhur audition’larından birine davet edip birazcık da terlettikten sonra işe alımını gerçekleştirebilirdi. Bu ve albümdeki diğer bazı parçalarda da duyulduğu üzere vokal departmanında görev üstlenen üyelerin oluşturdukları armoniler bana oldukça zevk verdi. Ama bazı kulaklara falsetto seviyesi bir tutam fazla gelebilir.

Chain Reaction‘da en çok hoşuma giden detay grubun funky ve proggy noktalar arasında mekik dokurken araya bir anda Status Quo göndermesinin sıkıştırılması (1:50 gibi duyulabilir). Yer yer atılan Glenn Hughes çığlıkları ise vokalist Daniel Sveinson’u sahnede biraz zorlayabilir!

Eğlenceli parçalar olan ‘On the Other Side‘ ve ‘Borrowed Time‘ın ardından albümün bir diğer epik parçası ‘Another Day‘ ile kapanış yapılıyor. ‘Zealot‘ sonrası ara verdikleri ciddiyetlerini tekrar topluyorlar ve dinleyiciye oturaklı bir veda ediyorlar. Açıkçası bu havanın albümün orta kısmına da sirayet etmesini dilerdim. Yine de grubu rock’n’roll müziğin biraz daha muzır yönünü icra etmek istedikleri için eleştirecek değilim.

Grubun bundan sonraki albümlerinde tutunacakları müzikal tavır ne yönde olur bilemiyorum ama üçüncü albümlerinin ciddi bir konsept üzerinde temellendirilmesini dilerim. Geniş kalabalıklarca kucaklanma kaygısı gütmeyen ve prog metre ölçümlerinde ibrenin son seviyeyi zorlayacağı bir anlayış dinleyici olarak daha çok hoşuma gider.

Bu albüm, üzerine Kanada’ya has akçaağaç şurubundan bolca katılarak tatlandırılmış, bir tarafıyla British prog ve hard rock esintili ama bir tarafıyla da “play that funky music, white boy!” çağrısına yanıt verilen 40 dakikalık oldukça sempatik bir çalışma. Bir anlamda 1812 Savaşı’ndaki tarafların arasının bulunmaya çalışıldığı sembolik bir barış anlaşması ürünü!

8.5

Öne çıkanlar:

  • Zealot
  • Chain Reaction
  • Another Day
8.5

Öne çıkanlar:

  • Zealot
  • Chain Reaction
  • Another Day