Big Big Train İçin Bir Karış Fazla Şimendifer!
Big Big Train’in ilk istasyondan hareket edişinin üzerinden 35 yıl geçti. BBT’nin lokomotifi arkasına eklemlenen müzisyen kadroları zaman içinde değişiklik göstermiş olsa da grubun 70’ler progressive rock geleneğini modern dokunuşlarla devam ettirmekteki kararlılığı her daim baki kaldı. Şarkılarında İngiltere’nin kültürel hafızası ve sanayileşmenin beraberinde getirdiği sosyoekonomik dönüşümlerin yansıması olan insan portrelerine sıkça yer veren BBT adına, kayıp halka olarak nitelendirilebilecek tek unsur, hikâye anlatıcılığı marifetlerini esaslıca sergileyebilecekleri bir konsept albümdü. Ve nihayet Woodcut albümü ile, belki de bütün progressive rock/metal gruplarının “yapılacaklar listesi”nde en tepede yer alan “Konsept albüm kaydet!” maddesinin yanına biraz gecikmeli de olsa esaslı bir tik atmış oldular!
İçinden tren geçen bir sanayi şehrinin, demiryoluna bitişik apartmanlarından birinde büyümüş olduğum için trenlerle sıkı nostaljik bağ kurmuş insanlardan biriyim. İcra etmekte oldukları yüksek kaliteli müziğe olan hayranlığımın yanı sıra, Big Big Train grubuna karşı beslediğim içten yakınlık, tıpkı grubun lideri Gregory Spawton gibi çocukluk hatıralarımın merkezinde trenlerin yer alıyor olmasından kaynaklı. Hatta Spawton, yıllar sonra kuracağı grup için bile küçükken kendisine hediye edilmiş bir oyuncak tren seti markasının ismini seçecekti!
BBT’nin kaydedeceği bir konsept albümünün hikâyesinin ne olabileceğine dair tahminde bulunmam istenseydi, daha önce çok kez kendilerine ilham kaynağı olmuş; İngiliz mühendislik harikalarını, işçi sınıfı mensubu insanların özverili yaşam mücadelesini veya daha önce kimseler tarafından hayal bile edilmemiş olanı başarmaya kendini adamış dik başlı bir tarihî şahsiyeti seçebileceklerini düşünürdüm. Ancak Woodcut‘ın doğuşu, grup üyeleri Gregory Spawton ve Alberto Bravin’in Oslo’da çaldıkları bir konserin sabahında kendilerini tur otobüsünden dışarı atarak yollarının bir müzeye düşmesine uzanıyor… Bu noktada, BBT ile kurduğum kişisel bağı perçinleyecek bir tesadüfü de anlatmadan geçemeyeceğim! Üniversite öğrencisi olduğum dönemlerde, benim de yolumun birkaç kez Oslo’ya düştüğü olmuştu. Flanör özentiliğinin bir şehri tüm unsurlarıyla tanımak için yeterli olmadığına kanaat getirmiş olmalıyım ki, ziyaretlerimden birinde kültür-sanat odaklı bir gezi planı tertip etmiştim. Bu rota dâhilinde beni en çok heyecanlandıran durak, Norveçli ünlü ressam Edvard Munch’un meşhur The Scream tablosunun sergilenmekte olduğu National Gallery müzesiydi. Ne var ki, bahtsız bir insan olmanın sonucu olarak The Scream‘i yakından görme hevesim; müzenin ahşap kapısını orasından burasından defalarca zorlayıp kilitli olduğuna ikna olmam akabinde son bulmuştu! Benim aksime Spawton ve Bravin, şehrin başka bir noktasında yer alan ve sadece Edvard Munch’a ait eserlerinin sergilenmekte olduğu Munch Müzesi’ni ziyaret ederek bu büyük ressamın çalışmalarını yakından gözlemleme fırsatı bulmuşlar. Munch’un ağaç baskı çalışmalarından oldukça etkilenen ikili, müziklerine adapte edebilecekleri fikri de bu sayede yakalamış oluyorlar.
Bir gravür çeşidi olan “ağaç baskı” yönteminden kısaca bahsetmemiz gerekirse, ahşabın kakmacılık yöntemi ile oyulup resim formu kazandırılması ve bu resmin üzerine mürekkep boya sürüldükten sonra pres baskı ile kâğıt üstüne geçirilmesi olarak özetleyebiliriz.
Melankolik sanatsal yaklaşımını gravür çalışmalarına da yansıtmış olan Edvard Munch, döneminin yenilikçi ressamlarından biriydi. Annesini ve küçük kız kardeşini henüz bir çocukken kaybetmiş olmanın yarattığı psikolojik tahribat sebebiyle; ölüm, yalnızlık ve umutsuzluk gibi temalara takıntılı bir sadakat duymuştu. Hayatının bazı dönemlerinde, zihnindeki şeytanlara karşı verdiği mücadelelerde zayıf düşmüş, mental rahatsızlıkların ve alkol probleminin kendisini tüketmesine karşı koyamamıştı. Acılarla yoğrulmuş hayatının son sevimsiz hadisesi ise Nazi işgali altındaki Norveç’te ölmüş olmasıydı.
Gregory Spawton’ın aktardığına göre, grup kısa bir süreliğine de olsa Munch’un yaşamına odaklanan bir konsept albüm yazma fikrini değerlendirmeye almış. Ancak daha sonra bu ihtimali rafa kaldırarak, Munch’un sadece ağaç baskı sanat eserleri ile esin kaynağı olduğu, tamamen özgün bir karakterin ve hikâyenin kurgulanmasında karar kılmışlar. Woodcut albümünde; dış dünya ile arasına ördüğü bariyerlerin arasına sıkışıp kalmış olan The Artist isimli karakterin, ideali arayış çabası sürecindeki psikolojik gelgitlerine tanıklık ediyoruz. Hikâyenin akışına paralel olarak müzikal tonun şekillendiği bu albümün; geçmiş BBT albümlerinde pek görülmemiş karanlık bir atmosfere sahip olduğunu ve yer yer de daha sert duyulduğunu söylemek mümkün. BBT daha önce bir konsept albüm kaydetmemiş olsa da uzun epikler bestelemekten hiç geri kalmamıştı. Grubun sahip olduğu bu müzikal miras, elbette ki Woodcut‘ta da olabilecek en iyi şekilde yansımış. Albüm genelindeki kompozisyon kalitesi ve özellikle vokal melodilerindeki phrasing ustalığı; anlatının dengeli bir zemin üstünde katman katman inşa edilmesini sağlamış. Popüler müzik tarihinden bir benzerlik kuracak olursak, bu albüm kesinlikle Big Big Train’in kendi Quadrophenia‘sı olmuş!
The Artist, ömrünün büyük bir kısmını ahşap tuvaller üzerinde çalışarak geçirmiştir. Bu süreçte çevresindekilere karşı duyarsızlaşmış; bütünüyle kucaklayabileceği ve her unsurundan haz duyacağı cennetvari bir mükemmelliği ancak kendi elleriyle kazıyıp çıkarabileceğine dair bir inanç geliştirmiştir. Bu motivasyondan hareketle, sahip olduğu en keskin bıçakları kullanarak “Altın Diyar” olarak adlandırdığı idealini ahşap üzerine yontmaya başlar. Cennet bahçesine benzettiği bu diyarda; seslerine sağırlaştığı kuşların cıvıltılarını tekrar duyabiliyor, daha önceleri sadece siyah beyaz renklerle seçebildiği tabiatı en canlı ve parlak renkleriyle algılayabiliyordur. Başlarda büyük bir hayranlık ve bağlılık hissettiği bu alternatif dünyanın bir illüzyondan ibaret olduğunu anlaması ise uzun sürmeyecektir. Gördüğü rüyadan uyanıp gerçekliğe döndüğünde, mükemmelliği arayışın beyhude bir çaba olduğu ile yüzleşerek, sevgi ve umut gibi kavramlar üzerine inşa ettiği yeni bir hayat görüşü geliştirir. Bu deneyim sonunda kendi zihnini yeniden şekillendirerek özgürleştirmiştir.
Albümün dinleyiciye takdimi, çello ve klarnetin hüzünle dans ettiği kısa bir enstrümantal parça olan Inkwell Black ile gerçekleşiyor. Siyah beyaz eski bir filmin soundtrack’inden fırlamış gibi bir duygu geçirdiğini söylemeliyim.
The Artist’i dinlerken Alberto Bravin ve Big Big Train birlikteliğinin ne kadar şahane bir eşleşme olduğuna tekrar emin oluyorum. İtalyan vokalist, yer yer oldukça teatral bir çizgi tutturarak duygusal açıdan yoğun bir aktarım sağlıyor. BBT’nin hayatını kaybeden vokalisti David Longdon’dan doğan boşluğu doldurmak için 2022 yılında gruba katılan Bravin, bir Longdon imitasyonu olmaktansa gruba kendi tarzını taşıma cesareti göstererek gayet başarılı oldu. Kendisi aynı zamanda bu albümün prodüktörlüğünü de üstlenmiş, oldukça donanımlı bir müzisyen. Geçmişte İtalya’nın en ünlü progressive rock gruplarından Premiata Forneria Marconi’de de söylemiş olan Bravin’i, BBT’ye dâhil olduktan sonra tanımış olmaktan bir parça utandığımı da itiraf etmeliyim! The Artist şarkısının sonlara doğru büründüğü kaotik hâller en keyif aldığım anlardan. O bölümler bana biraz The Allman Brothers jam’lerini anımsatıyor. Şarkı biterken giren piccolo trompet melodisi ise her ne kadar biraz karanlık olsa da hâlâ bir BBT albümü dinlediğimizi hatırlatan, grubun imzası niteliğindeki nüanslardan. Bu enstrümanı BBT kadar iyi kullanan başka bir grup olmasa gerek!
The Lie of The Land, davulcu Nick D’Virgilio’nun yaratıcı davul atakları ile öne çıktığı bir şarkı. Kendisi sayısız grup ve müzisyenle ortak çalışmalarda bulunmuş muazzam bir davulcu. Spock’s Beard’le bir Phil Collins-Genesis hikâyesi yazmaktan tutun, Tears for Fears ile yıllarca turlamış olmasına ve Mr. Big’in en son line-up’ında bagetleri devralmasına kadar uzanan renkli bir kariyeri olan üst sınıf bir müzik adamı. Bu albümde multi-enstrümantalist yönünü tekrar göstererek hemen hemen her departmanda dokunuşunu gerçekleştirmiş… The Lie of The Land‘e dönecek olursak; kendimi bu albümün BBT’nin Quadrophenia’sı olduğuna inandırmaya çalışmamdan mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama sanki şarkının ilk saniyesinde, Quadrophenia’da kulağımıza sıkça çalınan ve Love Reign O’er Me‘de zirvesine ulaşan o meşhur yaylı melodinin yankısını duyar gibi oluyorum!
The Sharpest Blade; İngiliz folk müziği ezgilerinin karşı konulmaz bir melankoli ile yoğrulduğu, vokallerini grubun aynı zamanda kemancısı olan Clare Lindley ile Alberto Bravin’in, bir nevi Waters-Gilmour formülüyle paylaştığı, albümün en ağır toplarından. Gitarist Rikard Sjöblom’un Tony Iommi tarzı riff’leri ise şarkıyı daha sarsıcı bir hâle getiriyor. Açıkçası BBT’nin, Sjöblom’un bu riff bankasından daha fazla yararlanmasını dilerim; çünkü kendisi aynı zamanda yer yer oldukça sertleşebilen İsveçli progressive rock grubu Beardfish’in beyni.
Albion Press; albümün geri kalanında farklı enstrüman yorumları ve tempolar ile tekrar dolaşıma sokulacak olan, taşıyıcı sütun niteliğindeki melodilerden birini ilk defa duyduğumuz şarkı. Bu melodiye “Çakmaktaşlar” adını taktım; çünkü The Flintstones çizgi film müziğinden izler taşıdığını düşünüyorum. Ya da sadece öyle olduğuna inanıp kendimi güldürmek istiyorum!
Arcadia‘da en çok ilgimi çeken detay, Alberto’nun yüksek notalara çıkmaya başlamasından hemen önce alttan alta duyulan ve yarattığı sarsıntıyla adeta bir fırtınanın yaklaşmakta olduğu haberini veren ufak synthesizer efektleri. Çok zekice! Aynı sarsıntı ileride Counting Stars‘ta da duyulacak.
Second Press; prog jargonu ile konuşacak olursak daha çok bir “reprise”. Bu kısa pasaj sonrası bağlandığımız Warp and Weft ise hem King Crimson hem de Gentle Giant sularında dolaşılan, olağanüstü tempo değişiklikleri ile kendine hayran bırakan muazzam bir bestecilik örneği.
Chimaera‘nın akustik gitarları ve kalp atışı hissiyatı veren temposu, Peter Gabriel’in Solsbury Hill’ini hatırlatıyor. Solsbury Hill’in sözlerinde Peter Gabriel “eve dönüş”ten bahsederken Chimaera‘da ise albümün ana karakteri olan The Artist, evinin neresi olduğuna dair bir kafa karışıklığı içerisindedir.
Deadpoint; wah-wah efektli gitar riff’lerinin akabinde giren klavye solosu ile insana “prog atak” geçirtiyor desem yeridir!
Dreams in Black and White; akapella bölümünde bütün grup elemanlarının sesini duyabildiğimiz, nasıl bu kadar ince işçilikle kaydedebildiklerini anlamakta güçlük çektiğim bir şarkı. Özellikle kulaklıkla dinlediğiniz takdirde keyfi bir üst seviyeye taşıyorsunuz! Rikard Sjöblom’un bu şarkıda ve Light Without Heat’te yer alan Steve Rothery tarzı pürüzsüz ve melodik gitar soloları, albümün yavaş yavaş sonuna yaklaştığımız bu aşamada duygu seviyesini zirveye yakınlaştırıyor.
Cut and Run; albümdeki ana karakterimizin kaçış yolculuğuna eşlik ettiği için koştur koştur ilerleyen bir enstrümantal. Sanki The Artist bir müze soygunu filminin içindeymiş de aynasızlardan kaçıyormuş gibi bir hissiyat yaratıyor! Estetik bütünlük açısından albümün geri kalanından biraz ayrılıyor. Oldukça başına buyruk ve zıpçıktı!
Hawthorn White‘ta, albümün başına dönerek The Artist‘te kullanılan temanın piyano ve yaylı çalgılar ağırlıklı enstrümantal bir versiyonunu duyuyoruz. Bu noktadan sonra, albümün çözüldüğü ve hikâyenin nihayete erdiği bölüme artık hazırız!
Counting Stars; şarkı sözlerindeki temaya uygun bir şekilde, korkularını geride bırakıp cesaretini yüksek sesle haykırmaya hazırlanan bir insanın duygularını dışa vuruyor. Alberto Bravin, şarkının orta kısmında bu haykırışın ilk denemesini yapıyor; ancak temponun aniden düşürülmesi ile dinleyicinin hazzı erteleniyor (şahane numara!). Bravin’in, vokal armonileri ile güçlendirilmiş bir şekilde tekrar yükseldiği katarsis anında ise tüyleriniz diken diken oluyor ve Rikard Sjöblom’un solosu bitene kadar da kendinize gelemiyorsunuz.
The Last Stand‘de, önceki şarkılardan aşina olduğumuz bazı motifler tekrar dönüşüme sokuluyor ve grup, kalan tüm enerjisini son bir mesajı iletmek üzere kullanıyor… Bu veda mesajında ise yaşamın kendisini yüceltebilmek ve hayatlarımızı daha anlamlı kılmak adına, tıpkı bir ağaç baskı sanatçısının yaptığı gibi fazlalıkları yontup atarak pozitifi ortaya çıkarabileceğimiz öğütleniyor…
Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal kalkınmayla alakalı en önemli mottolarından biri “bir karış fazla şimendifer (demiryolu)” idi. Cumhuriyet’in kurucu kadroları, ülkeyi olabildiğince fazla demir ağı ile donatarak, refahın yurdun dört bir köşesine ulaştırılmasını ve sosyal bütünlüğün sağlanmasını amaçlıyorlardı… Big Big Train külliyatında nadide bir yere sahip olacak olan “Woodcut” albümünün daha geniş kalabalıklarca duyulabilmesi ve takdir edilebilmesi adına benim temennim de bu mottoyla paralel:
“Big Big Train için bir karış fazla şimendifer!”
Öne çıkanlar:
- Warp and Weft
- Counting Stars
- The Sharpest Blade
Öne çıkanlar:
- Warp and Weft
- Counting Stars
- The Sharpest Blade

