Progresif metal, tanımı gereği değişimi kucaklaması gereken bir tür olsa da aynı zamanda paradoksal bir şekilde kendi geleneklerine en sadık ve değişime en dirençli kitlelerden birine sahip. Lakin kabul etmek gerekir ki müzik endüstrisinin algoritmik dayatmaları altında, progresif metalin dahi “formülize” edildiği, edilebildiği bir dönemden geçiyoruz. Djent’in matematiksel soğukluğu ile post-rock’ın atmosferik tekrarı arasına sıkışan tür, uzun süredir kendine yeni bir ‘Colors’ arıyordu. 2000’lerin başında metalcore’un yıkıntılarından doğup türü teknik bir sanat formuna dönüştüren Between The Buried And Me (veya BTBAM), çeyrek asrı deviren kariyerinde hep “fazlasını” isteyen taraf oldu. Ancak 2025 sonbaharında yayınlanan grubun on birinci stüdyo albümü ‘The Blue Nowhere’, sadece yeni bir albüm değil, biyolojik bir metaforla açıklamak gerekirse hayatta kalmak için geçirilmiş zorunlu ve şiddetli bir mutasyon, belki de cesurca bir kumar niteliğinde.
Geriye dönüp baktığımızda, bu albümü anlamlandırmak için grubun son dönemde yaşadığı sarsıntıları masaya yatırmak elzem. 2021’de ‘Colors II’ ile kendi efsanevi albümlerine selam duran grup, Haken ile beraber turladıkları 2023 ‘Island in Limbo’ turnesinin hemen ardından kadronun kilit isimlerinden Dustie Waring’in cinsel istismar iddiaları ve akabinde gelişen hukuki süreçler neticesinde gruptan ayrılmasıyla (veya uzaklaştırılmasıyla) bozuldu. ‘The Blue Nowhere’, grubun 2005’teki ‘Alaska’ döneminden bu yana dört kişi olarak kaydettiği ilk stüdyo albümü. Bu eksiklik, onları güvenli limanları olan Sumerian Records’tan ayırıp progresif müziğin dev kalesi InsideOut’a savurdu. Sonuç? Adeta uzvunu kaybeden bir organizmanın hayatta kalmak için diğer duyularını aşırı geliştirmesi gibi, grup da azalan gitar dominasyonunu klavyelerin, bakır nefesli çalgıların ve Dan Briggs’in manyak dehasından çıkan funk/pop elementlerinin artışıyla ikame etme yoluna gitmiş. Kimine göre yönü olmayan bir karmaşa, kimine göre ise grubun hayal gücünün tükenmezliğinin bir kanıtı.
BTBAM denince akla gelen ‘The Parallax’ veya ‘Automata’ serilerindeki gibi ciltler dolusu, derin uzay operaları ve lineer hikâye anlatıcılığı bu albümde rafa kaldırılmış ve yerini daha soyut bir kurguya bırakmış. ‘The Blue Nowhere’, Tommy Rogers’ın zihninde kurguladığı metafiziksel bir otel. Lakin ‘Island in Limbo’yu sevmiş olacaklar ki burası aynı zamanda varoluşsal bir arafın temsili niteliğinde. Albümün konsepti, o hiçliğin ortasında olma hissi, insanın kendi egosuyla ve yalnızlığıyla baş başa kaldığı o “mavi boşluk” üzerine kurulu. Bir bakıma grubun ‘Coma Ecliptic’ ile denediği teatral anlatının daha psikolojik bir varyasyonu.
Bu soyut kurgunun alt metninde ise oldukça insani ve savunmasız bir yüzleşme bizi beklemekte. Tommy Rogers, albümün liriklerini birer “kaotik günlük kayıtları” olarak tanımlamış. Özellikle ilk parça ‘Things We Tell Ourselves in the Dark’, grubun alışık olduğumuz kompleks yapısını bir kenara bırakıp INXS veya Duran Duran’ı andıran bir pop hissiyatıyla albümü açıyor. Fakat bu neşe yanıltıcı, zira şarkı insanın karanlıkta kendi kendine fısıldadığı yalanları ve egonun kırılganlığı hakkında. Rogers bu parçayı neredeyse bir pop şarkısı özgüveniyle söylemiş; amacı ise egonun yarattığı o karanlık bulutu yapay bir neşeyle ve dans edilebilir bir kaosla dağıtmak. Bu tercih, ‘Colors’ döneminin pürist hayranları için bir ihanet gibi tınlasa da grubun “müzik endüstrisi normlarına” ve “metalci beklentilerine” çektiği oldukça büyük bir rest aynı zamanda.
Dustie Waring’in yokluğu Paul Waggoner’ın omuzlarına devasa bir yük bindirse de bu durum bas gitarist Dan Briggs’in bestecilikteki “manyak dahi” rolünü daha da parlatmasına olanak tanımış. ‘The Blue Nowhere’, BTBAM gibi eklektikliğin dibine vurmuş bir grubun kariyerindeki belki de en dağınık işi. Eski hayranlar için albüm, ‘Colors’ döneminin o kesintisiz akışını sunmasa da ‘The Blue Nowhere’ kendi içinde tutarlı bir leitmotif ağına sahip. Albüm, metalin sertliğinden ziyade türler arası geçişlerin akışkanlığına odaklanmış:
Bahsettiğim üzere ‘Things We Tell Ourselves in the Dark’, grubun diskografisindeki en erişilebilir ancak bağlam içinde en yabancı duran anlardan biri. 80’ler nostaljisi ile modern prog-metal prodüksiyonunu harmanlayan, şaşırtıcı ölçüde “dans edilebilir” bir açılış.
Hemen ardından gelen ‘God Terror’ BTBAM’nin “biz hâlâ metal grubuyuz” deme şeklinin bizcesi olmuş. Endüstriyel metal tınıları ve elektronik altyapısıyla dikkat çeken parça, ritmik yapısındaki 4/4’lük kalıptan çıkan yapısıyla mosh pit’lerde kafa karışıklığı ve hazzı aynı anda yaşatmaya birebir.
10 dakikayı aşan ‘Absent Thereafter’ ise blues gitarlarından müzikal tiyatro finaline değin uzanan yapısıyla albümün magnum opus’u. Endişelenmeyin, grubun o sevdiğimiz “kaos içinde düzen” yeteneği hâlen yerli yerinde duruyor.
Henüz geçtiğimiz Cuma yayınlanan Deluxe edisyonda yer alan ve aslında albümün başına yazılmış olan ‘Overture’, albümün melodik temalarını özetleyen leziz bir enstrümantal şölen. Albümün kapanışını yapan ‘Beautifully Human’ ve hemen evvelindeki başlık parçası ‘The Blue Nowhere’ ise grubun daha önce pek görmediğimiz, kırılgan ve insani, melodik yönünü simgelemekte. Dream Theater balladlarını anımsatan yapısı, Tommy Rogers’ın vokal performansını teknikten ziyade “beautifully human” olmaya yöneltmiş.
Eski hayranlar için albüm, ‘Colors II‘nin o kusursuz, kesintisiz akışını sunmuyor olabilir, hatta ‘Pause’ ve ‘Mirador Uncoil’ gibi somut müzik denemeleri ve sinek vızıltıları içeren geçişler bazılarınca lüzumsuz detaylar olarak görülebilir. Ancak bu dağınıklık, albümün “bir otelde kaybolma” konseptiyle oldukça uyumlu. Bu sefer BTBAM lineer bir yolculukla değil de her odasında (şarkısında) başka bir garip canlının yaşadığı bir ekosistem ile çıkıp gelmiş adeta.
Kabul edelim ki ‘The Blue Nowhere’, BTBAM diskografisinde ‘Colors’ gibi tartışmasız bir başyapıt statüsüne erişemeyecektir. Ancak bu albüm, 25 yıllık bir grubun, önemli bir üyesini ve belki de eski kimliğini kaybettikten sonra, “biz hâlâ buradayız ve hâlâ tuhafız” deme şekli. Yeni başlayacaklar için ‘Things We Tell Ourselves in the Dark’ yanıltıcı derecede davetkâr bir kapı; ancak içeri girdiğinizde karşılaşacağınız otel, ‘Hotel California‘dan ziyade müzikal bir tımarhaneyi andırabilir.
Öne çıkanlar:
- God Terror
- Absent Thereafter
- Psychomanteum
- Beautifully Human
Öne çıkanlar:
- God Terror
- Absent Thereafter
- Psychomanteum
- Beautifully Human

