Skip to content

Kasabian @ İstanbul

Konser Tarihi: 2026-06-13
Konser Alanı: Bonus Parkorman
Kasabian @ Istanbul

Geçtiğimiz aylarda paylaşılan gizemli bir konser haberi hepimizi heyecanlandırmıştı. 20 yıllık hasretin son bulacağını müjdeleyen bu paylaşımı görünce çoğu insanın aklından geçen isim The Cure‘du. Organizasyon şirketi hepimizi ters köşe yapmış ve Kasabian ile Two Door Cinema Club isimlerini duyurmuştu.

Haberi ilk aldığım an heyecandan ne yapacağımı bilememiştim, birkaç saniye paylaşımı okuduğum ekrana bakakalmıştım. En sevdiğim (Iron Maiden’dan sonra) İngiliz müzik grubunun enerjik sahne performanslarına şahit olacaktım! Nitekim hayranı olduğum İngiliz rock grubu Kasabian uzun süre akıllardan silinmeyecek bir konser verdi.

Önce, biraz Kasabian’ın serüvenini konuşalım…

Çoğu müzisyen/müzik grubu, personasını müzikal serüveni sırasında seyircisiyle birlikte keşfeder. Pekâlâ doğal bir süreçtir. Kasabian müzikal zekâsının kaptanı Sergio Pizzorno’nun ise ilk stüdyo albümünden itibaren bestekârlığıyla olgun ve nevi şahsına münhasır bir duruşu var. 2004 yılında kendi isimlerini taşıyan albümüyle çıkış yapan İngiliz grup, gerek kimseleri andırmayan tınısı gerekse siyah beyaz kapağının merkezinde yer alan maskeli holigan figürüyle sansasyonel bir yapıttı. Mutat bir Brit-pop albümü hiç ama hiç değildi. Indie rock, trip-hop ve elektronik müzik öğeleriyle tanımlanabilecek bu evren geniş bir perspektifte ilham aldığı her sanatçının eserlerini özümsemiş ve soyutlamıştı. Tom Meighan hırçın ve nefes nefese vokalleriyle, Chris Karloff’un muzip synth’leri ve agresif bas koşularıyla savaş karşıtı manifestosundan uyuşturucu bağımlılığına dek pek çok hikâyeyi kurmacaya yerleştirerek servis ediyordu.

Sadece iki sene sonra Empire albümüyle Birleşik Krallık’ta zirveye oturdular. 2009 yılında West Ryder Pauper Lunatic Asylum albümleriyle yine damga vurdular. İlk albümlerindeki karanlık ambiyansı terk etmedikleri bu albümde, tıpkı ilk iki albümde olduğu gibi coşkulu haletiruhiyelerini de Fire, Fast Fuse ve Underdog gibi doludizgin parçalarla yansıttılar.

Fire şarkısı Premier League maçlarında stadyumlarda yankılandı. Hatta, memleketleri Leicester şehrinin takımı Leicester City bu epik şarkı ile gollerini kutladı. Fire şarkısının futbol tarihinin en büyük peri masalının fon müziği olacağını Kasabian bile tahmin etmiyordu! Ayrıca, stüdyodaki coşkularını Oasis’e konuk oldukları stadyum turnesiyle sahneye taşımışlardı.

2011 yılında, grup üyelerinin T-Rex nidalarıyla tüyler içerisinde haykırdığı portreleri Velociraptor! albümünün ikonik kapağında resmedildi. Switchblade Smiles, I Hear Voices gibi şarkılarla ilerleyen dönemlerde yüzlerini pop müziğe döneceklerinin sinyalini verirken, Acid Turkish Bath gibi parçalarla muktedir sinematik hikâye anlatımını sürdürmüştü. Bundan üç sene sonra, pembe-siyah kapağıyla 48:13’ü yayınladılar. İşte Kasabian’ın müziğindeki bir mihenk taşı da bu albümdür. Konseri doğru analiz etmek için bu albümü mercek altına almalı. Treat, Bow ve Eez-eh gibi şarkılarında çok sesli müziğini muhafaza etmiş ama geri plandaki synth’lere başrolü bahşetmişti. Hip-hop temasını da kendi müziklerine eski işlerine nazaran daha da kıvamlı yediren Pizzorno; Adidas eşofman takımıyla gettodan fırlamış bir rapçi edalarıyla şarkılara can veriyor, kendi karakterini ortaya koyuyordu. Kaldı ki, kariyerlerinde hiçbir zaman Franz Ferdinand gibi takım elbiselerin içinde rock müzik çalan elemanlar olmamıştı. Kıpır kıpır müziğiyle rock sahnesini dans pistine katmayı başarmıştı.

2017’deki albüm For Crying Out Loud ise sadece bir stüdyo albümü değil, aynı zamanda eşi benzeri olmayan bir hikâyeye sahip canlı albümdür. 48:17 ile Empire arasında mekik dokuyan stüdyo parçaları ile yer yer yüzünüzde sıcak bir gülümseme yayıyor, yer yer sizi raks ettiriyor.

Canlı albümü ise gruba ve Leicester City’e hayran olmama sebep olan özel bir kayıttı.

Canlı albüm yüzü ise kariyerlerinin belki de en duygusal gününü kayıt altına alıyor. Herkesin futbol aşığı olduğu ve semt takımının kupalarıyla kıvanç duyduğu İngiltere’de, tuttuğu takımın şampiyonluğunu konserle taçlandırmak kimseye nasip olmadı… Kasabian hariç! 2015-16 sezonunda, 5000’de 1 ihtimal gözüken Premier League şampiyonluğuna uzanan Leicester City’nin kutlama konserinde çaldılar.

2020’de vokalist Tom Meighan’ın alkol problemleri nedeniyle gruptan atılmasıyla vokale grubun kaptanı Sergio Pizzorno geçti. Akabinde gelen albümleri Alchemist ve Happenings ile EDM şablonlarının yoğunluğunun arttığı, ilk albümlerindeki rock müzik tınılarının silikleştiği bir iş ortaya çıkardılar. Artık Oasis, Kaiser Chiefs, Franz Ferdinand gibi gruplardansa The Chemical Brothers, Massive Attack gibi grupların albümleriyle aynı rafa dizilecek işler yapıyorlar. Zaten Rocket Fuel şarkısında The Prodigy ile düetleri de bunun bir emsali. Şahsen eski tınılarını ve hikâye anlatıcılıklarını terk etmelerine başta hayal kırıklığına uğrasam da, bu konserle beraber niye bu rotaya direksiyon kırdıklarını daha iyi anladım ve hatta takdir ettim.

Ve konser günü…

Uzun süredir bugün için dolabımda sakladığım 2015-16 sezonu Leicester City formamla alana öğle saatlerinde vardım. Konser alanına adım attığım andan itibaren bir festival havası alabiliyordum. Kasabian öncesinde yer alan 4 isim olması da şaşırtıcı değildi. Sahne düzeni gibi konser sahası da gayet düzenliydi. Sahne önü kategoride bilet satışı olmaması sevindiriciydi. Öte yandan, yeme-içme fiyatları ve kalitesi Disko Anksiyete (Nisan 2026, Paribu Art) festivalini mumla arattı.

Göze ilk çarpan ise festival alanındaki yabancı seyirci oranıydı. Pek çok ülkeden katılım vardı Kasabian için. İlerleyen saatlerde bu kalabalık artacak ve sahne önlerine hücum edecekti.

İlk grup Arkadaş’ı kaçırdım ama The Away Days’e neyse ki yetiştim. Yurt içi konserlerinden çok Avrupa sahnesinde arz-ı endam eden shoegaze grubumuz göğsümüzü kabarttı harika performansı ile. Yerli sahnede bu kadar az emsali olan bir turun temsilciliğinin hakkını veriyorlar.

Kısa bir aradan sonra sahne ABD’li bir müzisyendeydi. Chezile, konuşkanlığı ve nüktedanlığıyla Kasabian öncesi bizi interaktif bir konser deneyimine hazırladı. ABD diye bir ülke olmasa bile (keşke olmasa) bu adam gene Amerikalı olurmuş. Konser sayesinde keşfettiğim bu sanatçıyı ileride dinlemek üzere notlarımın arasına ekledim.

Pespaye giyimiyle sahnede sigara içen bir sanatçıdan sonra takımları çekmiş birilerinin de sahne sırası: Two Door Cinema Club. Sahneye çıkmalarıyla beraber yağmur da hızlandı. “İrlanda’nın havasını da getirdik” diyerek güldürdüler. En az giyimleri kadar sahne düzenleri de titizdi. Neredeyse her şarkıda gitar değiştirmekten imtina etmediler. Mükemmeliyetçiliklerinin yalnızca bestekârlıklarından ibaret olmadığını kanıtladılar.

Durmak bilmeyen enerjileriyle bir buçuk saat çaldıktan sonra sıra artık Kasabian’daydı. 20 yıllık hasretin son bulmasına artık sadece yarım saat kalmıştı. Sahneye en öne geçip yerimi aldım. Saat 22.00’ye yaklaştıkça heyecanım katlanarak artıyordu.

Heyecanımı sahne kurulumunu izleyerek bastırmaya çalıştım. Pizzorno’nun çok sesli Kasabian mekaniğini inşa ettiği enstrümanların her birinin yer aldığı düzen, onlarca sahne emekçisinin çabasıyla kısa sürede kuruldu. Soundcheck sırasında tek büyük hayal kırıklığıysa, bas monitörlerinin kulak zarı parçalayacak kadar sert vurmasına karşın önlem alınmamasıydı. Sahnenin en önlerinde yer alan ben ve pek çok insan, bazı şarkılarda kulaklarını tıkamak zorunda kalacaktı.

Saatler 22.00’ye geldiğinde ışıklar karardı ve Beatles’tan Hey Jude banttan çalmaya başladı. Nihayet kavuşuyorduk! Artık saniyeler kaldığını fark ettiğimde mutluluktan adeta ağlayacaktım.

Sergio Pizzorno koşarak sahneye geldi ve yeni albümlerinden Hippie Sunshine ile açılışı yaptı. Kendisini canlı canlı görmenin heyecanını henüz atamamışken, göz göze gelmemiz ve Leicester City formamı görüp bana selam vermesiyle neşem katlandı. Hayatım boyunca unutamayacağım bir anı edinmenin de verdiği gazla ikinci şarkı Call ile dans etmeye devam ettik.

Gerek elektronik müzik öğelerinin yoğunluğu gerekse sahnedeki enerjisiyle seyirciyi zıplamaya ve dans etmeye davet etmesiyle, alelade bir rock konserinden ziyade partileyeceğimiz anlaşılmıştı. Yalnızca sahnedekilerin değil, seyircinin bile bir an stabil durmayacağı bir konseri orkestra etti Pizzorno.

Hiç ara vermeden grubun ilk albümünden kült şarkısı Club Foot büyük heyecan yarattı. Temmuz’da çıkacak albümlerinden Great Pretender ile kaldığımız yerden devam ettik… Zaten ne zaman durduk ki? Tekli olarak ilgi çekici bulmadığım bu şarkı konser akışı içerisinde pekâlâ keyifli bir tat bıraktı.

Underdog ve Days Are Forgotten ile Kasabian’ın eski dokusunu ne kadar özlediğimizi düşündüm. Ne de olsa onları bu kadar sevmemizin nedeni o ruh idi. Bu iki şarkı ile biraz soluklandıktan sonra yine eskilerle partilemeye devam ettik: Shoot the Runner ve Empire.

Hemen ardından çalan You’re in Love with a Psycho şarkısını sizler için kayıt almaya çalıştım. Keyifli seyirler! 🙂

Her ne kadar 2000’lere damga vuran şarkılarından setliste cömertçe ekleseler de, 2014 yılındaki albümleriyle (48:13) beraber bulundukları sima ile mest ettiler.

Çok yönlülüklerini Stevie ile pekiştirdiler. Intro’da yer alan trompete neredeyse tüm seyirci koro halinde eşlik etti. Sonunda ise Doberman şarkısının giriş pasajını outro olarak çalıp ters köşe yaptı.

Pizzorno’nun akılda kalıcı melodi yazımı konusunda ne kadar büyük bir usta olduğu, konserdeki pek çok interaktif seanslarda daha net anlaşılıyordu. L.S.F.’in performansı sonunda, seyirciyle korosu For Crying Out Loud albümünde yer alan canlı kaydı aklıma getirdi.

Şarkının sonunda seyircinin Ian Matthews’in (davul) solosuna dahil olması pastanın üzerindeki krema ve çilek oldu.

Bis’in ardından sahneye dönen grup For Crying Out Loud albümünden III Ray ve Bless This Acid House ile gecenin mutlu sonunu kurguladı. Finalde ise konser alanında herkesin ezbere bildiği Fire ile İstanbul’un ortasında Glastonbury rüzgârları estirdiler.

Hayatımda katıldığım en güzel konserlerden birine veda etmek üzereyken grubun gitaristleri tarafından formamın fark edilmesi ve samimi selamlaşmamız bu anlamlı günün değerine değer kattı.

Öyleyse yazıyı, Sesini Aç yazarlarından Fehim Olcay’ın sözüyle noktalayayım: “Bu da böyle bir anımdır!”