Mezquita – Recuerdos De Mi Tierra

Bir süredir Endülüs müziği ile abartılı bir mesaim var. Temel türlerin (rock-pop-metal vb.) dışında da bu alanda neler yapıldığını takip etmek gün geçtikçe daha çok ilgimi çekiyor. Rock Andaluz’u keşfettiğim ve alıştığım günden beri müzik yelpazem de epeyce değişti aslında. Bu değişimdeki en büyük pay muhtemelen Güney Amerikalı gruplar ile özellikle İspanyol progresif rock gruplarına ait. İspanyol progresif rock deyince ise listemin en başında Crack – Si Todo Hiciera Crack albümü ile bugün size sunumunu yapıp güzelliklerini anlatacağım Mezquita – Recuerdos De Mi Tierra albümü gelir.
Mezquita, 1978’de Córdoba’da kurulan bir dörtlü. Recuerdos De Mi Tierra ise grubun 1979’da çıkan ilk albümü. 1981’deki ikinci albüm Califas Del Rock aynı seviyeyi tutturamadı, grup da birkaç yıl sonra dağıldı. Yani anlatacağım şey, bir grubun tek seferde tutturup bir daha tekrarlayamadığı bir iş.
Albümü hiç duymadıysanız kısa tarifi şu: Grup, şasiyi senfonik progresif rock’ın bütün birikimiyle kuruyor. Üstüne flamenkoyu, Arap ve Endülüs melodilerini, bir de çok ciddi bir caz füzyon tavrını bindiriyor. Hem teknik anlamda hem de mecazi anlamda yüksek frekanslı, nadiren rastlanan bir ustalık eseri.
Üst üste iki defa dinlemekte güçlük çekebileceğiniz düzeyde yoğun, kafa karıştırıcı, enerjik ve mola vermeyen 36 dakikalık ve 6 şarkılık bir albüm olarak tasarlanmış. Hemen hemen her progresif rock albümü araya bir geçiş şarkısı ekler; dinleyici hem dinler hem dinlenir. Mezquita hızını alamayıp böyle bir tasarımı tercih etmemiş.
Bazı albümleri dinlerken bir müzisyenin adını merak eder insan. “Bu klavyeci kim, bu davulcu kim, bunları kim çalmış?” dersin. Recuerdos De Mi Tierra’yı ilk dinleyişimde ise ben tüm grup üyelerini merak etmiştim; biyografileriyle ve başka bildiğim gruplarda çalıp çalmadıklarıyla ilgilenmiştim. İlginç ya da tanıdık bir yüz bulamamış olsam da o isimleri unutmamak üzere hafızama kaydetmiştim. Her şey o kadar kusursuzdu ki “too good to be true” gibi bir andı adeta.
Recuerdos De Mi Tierra, Türkçeye çevrildiğinde “Memleketimden Hatıralar” gibi bir anlama sahip oluyor. Córdoba çıkışlı Mezquita, albüm boyunca bizi sadece flamenko ve Arap müziğini çağrıştıran melodilere, nağmelere ve tınılara götürmüyor. Aynı zamanda Endülüs’ün doğasını, gecelerini ve Córdoba sokaklarından çıkan karakterleri de anlatıyor. Máximo Moreno imzalı kapak doğrudan Córdoba’nın ve genel olarak Endülüs’ün İslam ve Hristiyan katmanlarını aynı yapı üzerinde taşıyan mimari mirasını temsil ediyor. Kapaktaki yapı, Córdoba Mezquita-Catedral’in eski minareyi bünyesinde taşıyan çan kulesi. Kapağın sağ üstünde ise “cami” anlamına gelen Arapça bir sözcük bulunur. Renk seçimi ve kurak arazi tercihi ile Cebelitarık’ın bir kuzeyine, bir güneyine geçerken insan tatlı bir yorgunluk hissediyor.
Albüm ile aynı isme sahip açılış şarkısı Endülüs’ün doğasını anlatıyor. Ay ve güneşten bahsediyor, çiçeklerden bahsediyor. İber Yarımadası’ndaki Sierra Morena dağlarından bahsediyor. İlk duyacağınız ses kümeleri Mağribi müziğini çağrıştıran klavye ve gitar tınıları olacaktır. Müziğin daha görkemli görünmesini sağlayacak senfonik katmanlar, kaliteli bir füzyon oluşumunda görebileceğimiz gitar ve klavye etkileşimleri ile tam üç dakika boyunca çalıyorlar, çalıyorlar. Daha sonra Cebelitarık’ın kuzeyine geçip flamenko bölümü devralıyor ipleri eline. Ta ki 5. dakikada José Rafa’nın vokalleri ile tanışana kadar. Bu şarkıdan itibaren albüm boyunca zaman zaman hissedilen, tam olarak hüzün diye adlandırılamayan ama insanı bir tür melankoliye sürükleyen bir his var.
El Bizco De Los Patios, Minimoog’u andıran sıcak analog tınılarıyla Keith Emerson ya da Rick Wakeman’ın Endülüs versiyonunu getiriyor gözümün önüne. Perküsyon ve davullar bana gamelanın (Endonezya’nın geleneksel orkestrası) kendang ve kenong gibi çalgılarını progresif rock ve caz füzyonuyla birleştiren Tohpati Ethnomission gibi grupların sınır tanımaz ritmik müziğini hatırlatıyor. Çok dolu, çok yoğun bir şarkı. Gitar solosunun karmaşıklığı albümü daha sert bir progresif rock tavrına sürüklemeye yetiyor. İspanyol edebiyatında Picaresca isimli bir tür bulunur. Alt sınıfa ait bir kişinin hile ve kurnazlık ile hayatta kalmaya çalışmasını anlatır. Gerçek bir Córdoba sokak karakterinden hareket eden bu anlatı, Picaresca geleneğinden miras alıyor. El Bizco “şaşı” anlamına gelirken Los Patios grubun prova yaptığı Los Patios de San Francisco çevresine işaret ediyor. Şarkının kahramanı, grup üyesi Randy López’in anlatımına göre prova mekânının çevresinde dolaşan ve bir müzisyen arkadaşlarının kardeşi olan gerçek bir karakter.
Desde Que Somos Dos, bu albüm ile tanışmadan önce tekil olarak dinlediğim ve listelerden önüme düşen şarkıydı. Ne Mezquita’yı tanıyordum ne de albümden haberim vardı. Sadece çok hoşuma giden bir Endülüs mirası vardı bu şarkıda. Yine vokallerin bizi çok uzun süre beklettiği ve o vakte kadar ciddi bir füzyon örneği sunan, tam ortasında ise çok görkemli bir flamenko müziği duyduğumuz bir parça. Bu görkemli yapıda yalnızca klavyelerin değil, albüme konuk olan üç keman ile bir çellonun da payı var. Şarkının sözleri ise sarsılmaz bireysel özgürlüğün, hiç kimseye hesap vermeyen bir yaşamın; başka bir insanla kurulan derin bağ sonucundaki değişimi anlatıyor. Gerçek mutluluğun doğadaki yalnızlıktan ziyade bir kişiyle kurulan bağ olduğundan bahsediyor. “Desde que somos dos” ise Türkçede “İkimiz olduğumuzdan beri” anlamına geliyor. José Rafa’nın sesine ilk seferde büyülendiğim bu şarkı benim için hep özel kalacak.
Ara Buza’da flamenko müziğinde oldukça yaygın kullanılan Palmas geleneğini duyuyoruz. Alkış ve el çırpma ile ritim tutmak anlamına geliyor. Albümün en merkezi anlarından birisi burası: analog sentezleyicilerle ve senfonik katmanlarla kurulan bir müzik birdenbire dört kişinin avuçlarına iniyor. Şarkının ikinci yarısında perküsyon ve Herbie Hancock / Sun Ra gibi isimleri hatırlatan elektrikli piyano tercihi ile bir füzyon örneğini tam olarak duyup alıştığımızı düşünürken vokaller “Ara Buza!” diye başlar. Parçanın adının yanında “Dame un beso” ibaresi de geçiyor, yani “bana bir öpücük ver”. Albümün en oyuncu parçası; nitekim Desde Que Somos Dos ile birlikte 45’lik olarak da yayımlanmış.
Ardından benim için albümdeki en özel şarkı olan Suicidio geliyor. Bir analog sentezleyici hayranı olarak Minimoog’tan duymaya alışkın olduğumuz yüksek frekanslı analog çığlıklar ve ayağımın altından kayıp giden dinamik perküsyonlar şarkıyı sersemletici bir hale getiriyor. Vokal yakarışları ise tüm albümde en sevdiğim bölüm. Suicidio tahmin edilebileceği üzere Türkçede “intihar” anlamına geliyor. Şarkının ardındaki somut olay tam olarak bilinmiyor. Fakat kişisel bir intihar anlatısının yanında toplumda giderek yayılan bir çaresizlik olarak okunabilir.
Kapanış şarkısı Obertura En Si Bemol, “bu yoktu, içimden geldi” tarzıyla oluşturulduğunu düşündüğüm dolu dolu bir caz füzyon şarkısı. Adı da güzel bir şaka içeriyor: uvertür tanımı gereği açılış müziğidir, Mezquita onu albümün sonuna koyuyor. Kapanışı kapanış gibi değil, yeni başlıyormuş gibi kurmak “mola yok” tavrının en açık ifadesi gibi sanki. Müzisyenlerin tüm yeteneklerini ve performanslarını sergilediği; sanki birbirlerine üstün gelmeye çalıştıkları bir yarışmış gibi hissettiren, nabzı bir saniye bile düşmeyen “Prog 101” listelerine girebilecek kusursuzlukta ve eğiticilikte bir şarkı. Bittiğinde albüm bitmiş gibi hissettirmiyor, daha çok nabzı duran bir biyolojik varlık gibi hissettiriyor.
Bir süredir Rock Andaluz sularında yüzen bir progresif rock dinleyicisi olarak bu albümü bilenlerle bir sohbet, bilmeyenlere ise bir bilgi aktarımı olması açısından birkaç satır yazmayı çok istemiştim. Burada analog sentezleyiciler, caz füzyonu, aksak ritimler gibi herkesin öyle ya da böyle bildiği seslerin, enstrümanların ve tekniklerin Cebelitarık Boğazı’nda maruz kaldığı kültür şokuna tanık olacaksınız.
Öne Çıkanlar:
- Suicidio,
- Recuerdos De Mi Tierra,
- Ara Buza
Öne Çıkanlar:
- Suicidio,
- Recuerdos De Mi Tierra,
- Ara Buza
