İnsanın en derininde hissettiği her şeyi anlatabileceğini sanması berbat bir yanılgıdır. O yüzden bu yazı da bir anlatıdan çok, bir hatırlama sayılsın isterim: Seneler önce, o sesi ilk duyduğumda köklerime kadar sarsıldığım anın hatırası. Tanrıların katından bir ateş çalmış ve onu gırtlağında yeryüzüne taşımış bir kadını duyduğum anın… Cennete ait olamayacak kadar yaralı, cehenneme bırakılamayacak kadar umut dolu bir ses. Dünyanın bütün acısını o ateşte yakıp tek bir çığlığa dönüştüren bir ses: Janis Joplin’in sesi.
Bu sesin yeryüzündeki hikâyesi, Teksas’ın muhafazakâr kasabası Port Arthur’da başlar. Farklılığa tahammülü olmayan bir kasabada blues dinleyen, alışılmışın dışında giyinen, resim yapan ve ırkçılığa karşı çıkan bir çocuğu nasıl bir hayatın beklediğini tahmin etmek zor değil. Hele de bu çocuk bir kızsa. Bessie Smith, Ma Rainey, Lead Belly ve Odetta gibi siyah müzisyenlerin seslerinde kendisininkine benzeyen bir yalnızlık bulur Janis. Belki de dünyada ilk kez başkalarının sesinde kendisine ait bir yer olduğunu hisseder. Ve bulduğu o yerden müzikle yola çıkma cesaretini gösterir.
Janis’in müziğe yönelişi, yıldız olmaya karar vermiş genç bir kadının planlı yürüyüşünden çok, kendisine yaşayacak bir yer arayan yalnız bir kızın kaçışına benzer. Teksas Üniversitesi‘nde okuduğu yıllarda kampüs çevresindeki barlarda folk ve blues söylemeye başlar. Henüz bir rock yıldızı değildir. Elinde bir autoharp, belleğinde eski blues şarkıları ve nereye sığacağını bilmeyen o büyük sesi vardır. Onu dinleyenler, bu sesin alışıldık olmadığını daha o zamanlarda anlar. Ne var ki hayranlık, insanları her zaman acımasızlıktan uzaklaştırmaz. Üniversitedeyken bazı erkek öğrenciler tarafından “kampüsün en çirkin erkeği” yarışmasına aday gösterilmesi, gençliğinde maruz kaldığı aşağılanmaların en zalimlerinden yalnızca biridir. Onu yalnızca çirkin ilan etmekle kalmaz, kadınlığını da bir hakaretin malzemesine dönüştürür. Yıllar sonra, daha özgür olduğu iddia edilen rock dünyasında erkeklerin rahatlıkla sergileyebildiği taşkınlığı, arzuyu ve öfkeyi sahneye taşıdığında karşılaşacağı tepkinin küçük bir provasıdır bu.

1963’te Teksas’tan ayrılarak San Francisco’ya gider. Bir bakıma Port Arthur’dan değil, kendisine biçilen hayattan kaçmaktadır. Beat kuşağının henüz kaybolmamış ruhu, folk kulüpleri, barlar ve yeni bir karşı kültürün ilk kıpırtıları… San Francisco ona, farklılığın yeni bir kimliğin başlangıcı olabileceğini söyler gibidir. Janis burada blues ve folk söylemeye devam eder; fakat özgürlük umuduyla girdiği hayat kısa sürede uyuşturucu ve alkolle iç içe geçer.
Sağlığı ağır biçimde bozulunca 1965’te Port Arthur’a döner. Uyuşturucudan uzak durmaya, eğitimine devam etmeye ve daha “normal” bir hayat kurmaya çalışır. Saçlarını toplar, daha sade giyinir; hatta evliliğe yaklaşan bir ilişki yaşar. Ailesinin ve dünyanın daha kolay kabul edebileceği bir kadına dönüşme çabasıdır bu. Bir süreliğine ateşi söndürmeye, sesini dünyanın makul bulacağı bir seviyeye indirme çabası.
Fakat 1966’da eski arkadaşı ve müzik organizatörü Chet Helms’ten bir çağrı gelince, sesini daha fazla kısamayacağı anlaşılır. San Francisco’da Big Brother and the Holding Company adlı grup yeni bir solist aramaktadır. Janis bir kez daha yola çıkar. Bu ikinci gidiş ilkinden farklıdır: Şehre bu kez kendisini kaybetmeye değil, sesini bulmaya gider. Big Brother kusursuz bir grup değildir; kaba, gürültülü ve dağınıktır. Belki de tam bu nedenle Janis’e yer açabilir. Gitarların saykedelik uğultusu ile onun blues’dan gelen sesi birbirine çarptığında tuhaf ama yeni bir şey doğar. Janis artık eski şarkıları güzel söyleyen bir yorumcudan fazlasıdır. Şarkının içine girer, onu parçalar ve kendi yaralarıyla yeniden kurar.
1967’deki Monterey Pop Festivali’nde ise bir dönüm noktası yaşanır. Grubun verdiği ilk konser, çekim izni olmadığı için filme alınmaz. Fakat Janis’in Ball and Chain performansı öylesine büyük bir etki yaratır ki Big Brother and the Holding Company ertesi gün film kameralarının karşısına yeniden çağrılır. Bugün bildiğimiz görüntüler bu ikinci performansa aittir. Janis şarkıyı söylerken bir başkasının acısını taklit etmez; sanki o zinciri kendi bedeninden koparır. Yalnızca sesi değil, yüzü ve bedeni de müziğin içinden geçer. Seyirciler arasındaki Mama Cass Elliot’ın hayretle açılan ağzı, müzik tarihinin en unutulmaz tepkilerinden biri olarak bu ana tanıklık eder. Janis Joplin, hayatının dönüm noktasını iki kez yaşamak zorunda kalır: İlki orada bulunanları, ikincisi bütün dünyayı sarsmak için.

Monterey’den sonra sahnenin dengesi değişir. Grubun adı hâlâ Big Brother and the Holding Company’dir ama gözler artık Janis’in üzerindedir. 1968’de yayımlanan Cheap Thrills, onu çağının en büyük rock yıldızlarından birine dönüştürür. Piece of My Heart‘ta duyulan yalnızca terk edilmiş bir kadının yakarışı değildir; kalbi her defasında biraz daha parçalanmasına rağmen sevmeye devam eden birinin meydan okumasıdır. Joplin acıyı edilgen bir hâl olmaktan çıkarır; onu güce, arzuya, hatta saldırıya dönüştürür. Kendisine bir yer bulmuş gibidir; ne var ki bulduğu yer, erkeklerin hüküm sürdüğü bir Olimpos’tur. Kadınlardan güzel görünmeleri, ölçülü davranmaları ve kendilerine ayrılan sınırların içinde kalmaları beklenir. Janis ise hiçbir sınıra sığmaz. Sahneye çıktığında yalnızca şarkı söylemez; bağırır, terler, kıvranır ve bedenini çekinmeden o ateşin içine atar. Fazla yüksek sesli, fazla özgür, fazla görünürdür. Erkek müzisyenlerde karizma sayılan taşkınlık, onda bazılarınca kontrolsüzlük diye adlandırılır. Bir erkeğin özgürlüğü olan şey, bir kadının aşırılığına dönüşür. Kendini ararken ulaştığı rock dünyasında sesine yer açmayı başarır; fakat o dünyanın kadınlar için çizdiği sınırlara yine de sığmaz.
Janis yalnızca içgüdüleriyle hareket eden, kontrolsüz bir sanatçı değil; ne istediğini bilen, müziği üzerinde titizlikle çalışan ve kendisini tekrar etmekten kaçınan bilinçli bir yorumcudur. 1969’a gelindiğinde grup içindeki gerginliklerden ve grubun performansından mutsuz, daha güçlü bir soul ve blues anlayışının peşinden gitmek için Big Brother’dan ayrılır ve Kozmic Blues Band ile yeni bir ses aramaya başlar. Aynı yıl Frankfurt konserinde söylediği Summertime, onun bir şarkıyı yorumlamaktan çok yeniden yaşadığını gösteren en çarpıcı kayıtlardan biridir. Gershwin’in ninnisi onun sesinde teselli olmaktan çıkar; yaralı, karanlık bir yakarışa dönüşür. Joplin kimi anlarda kelimeleri söylemez, sanki içinden söküp çıkarır. Aynı konserde seyircileri sahneye çağırır. Sahne ile salon, şarkıyı söyleyen ile dinleyen arasındaki sınır ortadan kalkar. Ateş artık yalnızca onun gırtlağında değildir; dokunduğu kalabalığa da geçmiştir.
Tam da bu nedenle Joplin yalnızca rock söyleyen bir kadın değil, rock’ın kadın bedenindeki anlamını değiştiren bir figür olur. Sesini güzelleştirmeye, yaralarını saklamaya ya da erkeklerin dünyasında kabul görebilmek için küçülmeye çalışmaz. Çatlaklarını örteceği yerde büyütür. Sesindeki kusur sayılabilecek her şeyi bir ifade aracına çevirir. Çünkü onun şarkılarında güzellik, kusursuzluktan değil, insanın kendisini saklamayı bırakmasından doğar.
Yine de dünyanın karşısına korkusuzca çıkıyor gibi görünen bu kadın, belki de hayatı boyunca bir zamanlar kendisini dışlayan insanlara bir şey kanıtlamaya çalışır. 1970’te artık dünyaca tanınan bir yıldızken onuncu yıl lise buluşması için Port Arthur’a döner. Tüyleri, boncukları ve renkli gözlükleriyle geçmişinin karşısına dikilir. Belki eski sınıf arkadaşlarının, sonunda bir prensese dönüşen “çirkin” kızı anlatan bir Hollywood filmindeymiş gibi ona hayranlıkla bakmalarını ve “Seni tanıyamamışız,” demelerini bekler. Ancak şöhret, çocukluğun yaralarını kapatmaya yetmez. Gecenin sonunda ona yalnızca en uzak mesafeden gelen mezuna verilen bir otomobil lastiği düşer. Sahnede binlerce insanın sevgisini kazanır; yine de bir zamanlar kendisini sevmeyen birkaç kişinin onayını arar. Sevgiyi döneminin cinsel kalıplarının dışında yaşar. Fakat ilişkilerinde özlediği yakınlığı bulmakta zorlanır. Üstelik şöhret, kimin Janis’i, kimin “Janis Joplin”i sevdiğini ayırt etmeyi güçleştirir. Bu yalnızlığı “sahnede binlerce kişiyle birlikte olup sonrasında eve yalnız dönmek” biçiminde anlatır. Sözün farklı aktarımları olsa da taşıdığı duygu açıktır: Herkesin duyduğu bir ses olmak, insanın gerçekten duyulduğu anlamına gelmez.

4 Ekim 1970’te aşırı doz nedeniyle öldüğünde yalnızca 27 yaşındadır. Ardında tamamlanmamış bir hayat, birkaç albüm ve kendisinden sonra gelen sayısız kadın müzisyenin yürüyebileceği daha geniş bir sahne bırakır. Ölümünden sonra yayımlanan Pearl, yıllardır sürdürdüğü arayışın en olgun ürünü olur. Albümdeki Move Over, kendisini belirsizlik içinde tutan bir sevgiliye yöneltilmiş doğrudan bir itirazdır. Son stüdyo kaydı Mercedes Benz ise tüketim kültürüyle alay eden enstrümansız, çıplak ve neşeli bir yakarıştır. Me and Bobby McGee‘de ise özgürlük ile kaybetmek aynı yol üzerinde yürür. Albümün trajik rastlantısı ise Buried Alive in the Blues‘dur. Adı “Blues’a Diri Diri Gömülmek” anlamına gelen parçanın müziği tamamlanır; fakat Janis vokalini kaydedemeden ölür. Şarkı, albümde onun sesi olmadan kalır. Albümde bir sesin olması gereken yerde açılan bu boşluk, Janis’in yokluğunu herhangi bir cümleden daha güçlü biçimde duyurur.
Şimdi ölüm yıl dönümünde, Janis’i yalnızca “27 Kulübü” nün trajik üyelerinden biri olarak hatırlamak, yaşamını ölümünün gölgesine hapsetmek olur. Çünkü Janis’in asıl mirası nasıl öldüğü değil, yaşarken neyi değiştirdiğidir. Prometheus ateşi tanrılardan çalıp insanlara verdiği için cezalandırılır. Janis Joplin de sesin, arzunun ve özgürlüğün dokunulmaz bir azınlığa ait olmadığını gösterir. Ateşi gökyüzünden indirir; kadınların, uyumsuzların, yalnızların ve kendisine dünyada bir yer bulamayanların önüne bırakır. O ateş daha sonra birçok sesi tutuşturur.
Janis’i bugün hâlâ dinlememizin nedeni işte tam olarak budur. Onu dinlerken bir insanın kendisini saklamadan var olmasının ne kadar güzel ve ne kadar korkutucu olabileceğini duyarız. Sesi başka bir dünyadan geliyor gibidir; ama taşıdığı acı bütünüyle bu dünyaya aittir. Tanrılardan çaldığı ateş sönmemiştir.
Ne mutlu o ateşle yananlara!


