Frankfurt’a doğru giden trendeyim. Bir süre yol aldıktan sonra tren Hochheim istasyonunda duruyor ve o meşhur anons geliyor: “Tren, polis operasyonu sebebiyle bir süre burada bekleyecektir.” Kısa bir süre sonra bir anons daha geliyor: “Dışarı çıkıp sigara içebilirsiniz.”
Klimaları kapatan makinist, trende bizi sıcaktan eriyen çikolatalar gibi çaresiz hissettiriyor. Bu absürtlüğü Les Claypool görse ne düşünürdü diye geçiriyorum içimden. İçimdeki heyecanın baltalanmasına izin vermiyorum, çünkü bu tür gecikmelere alışığım ve konserin kapı açılışından tam bir saat önce orada olacak şekilde evden çıkmıştım. Bir yarım saat gecikmeyle Frankfurt merkez tren istasyonuna varıyorum, hemen U4 metrosuna geçiyorum, Gwinnerstraße adındaki durağa kadar yaklaşık 17 dakikalık bir yolculuk yapıyorum. Biletlerin tamamının satıldığını bildiğim için konserin kalabalık olacağını düşünerek 1500 kişi kapasiteli Batschkapp adlı mekâna geçmeye karar veriyorum. Mekânın giriş kapısı önünde bekleyen inanılmaz bir kuyrukla karşılaşıyorum.
Primus tişörtlüler çoğunlukta, ancak türdeki birçok rock metal grubu tişörtü giyenlerle karşılaşıyorum. Aklımda kalan bazıları: Voivod, Napalm Death, Tool, Smashing Pumpkins, Neurosis… Farklı türlerden, farklı kuşaklardan insanların bir konser için bir araya gelmesi inanılmaz hoşuma gidiyor.
19:00 olunca kapılar açılıyor. Bilet kontrolünden sonra mekânda kendime bir yer buluyorum.
Saatler 20:00 olunca “Primus sucks” sloganları atılmaya başlanıyor ve beş dakika sonra grup sahneye çıkıyor. Those Damned Blue-Collar Tweekers ile seyirciyi kolayca etkisi altına alan müthiş bir başlangıç yapıyorlar. Les Claypool’un kimi zaman bas gitara balyoz gibi inen parmaklarının salonda yarattığı etki, tüm hızıyla daha ilk dakikadan sahne önündeki seyirciler arasında bir itiş kakışa, namıdiğer entel pogoya dönüşüyor. Fisticuffs ile devam eden parti, yeni davulcu John Hofman’ın takdim edilmesiyle –Les Claypool’un dediğine göre “O da bir Primus hayranıydı”– muazzam bir şölene dönüyor. Groundhog’s Day’de kendimi kaybedip şarkının mükemmelliğine bırakıp bir süre dans ediyorum. Sonra itiş kakış şiddetinin artmasıyla kendime daha güvenli bir alan seçmeye karar veriyorum. Frizzle Fry ile davulların çılgın attığı (yaman delikanlıymışsın John Hofman), seyircinin enerjisinin tavan yaptığı o müthiş an yaşanıyor. Son EP’den The Ol’ Grizz ve hemen ardından The Dirty Drownin’ Man ve Here Comes the Bastards ile ilk bölüm olarak adlandırılan kısım sona eriyor, 25 dakikalık araya geçiliyor.
Konserin ikinci yarısı Too Many Puppies ile başlıyor ve daha yavaş tempolu bir The Residents cover’ı olan Hello Skinny ile devam ediyor. Enerjinin arşa ulaştığı Harold of the Rocks ile salon adeta ayağa kalkıyor. American Life ile parti tüm hızıyla devam ediyor ve Jilly on Smack’te Les Claypool bir domuz maskesi takıyor. Elektronik kontrbası eline alıp arşeyi tüm dikkatiyle tellere sürmeye başlayan Claypool, şarkının teması düşünüldüğünde kulakta bırakan o tuhaf ve tekinsiz hissi daha iyi nasıl anlatabilir ki diye hayran hayran düşünüyorum. Bas gitarın alışılmış sınırlarının çoktan dışına çıkan Claypool, bir yandan ara ara seyirciyle diyaloğunu sürdürürken diğer yandan sahnede yarattığı karanlık ve bir o kadar absürt atmosferi zihinlere bir nakış gibi işliyor. Restin’ Bones ve Boby’s Party Time Lounge ile bu kaotik yolculuk devam ediyor. Welcome to This World devamında gitarist Larry LaLonde’nin Les Claypool ile al gülüm ver gülüm ayarında bir jam session’a çevirmesi izleyenleri mest ediyor. Daha sonra My Name Is Mud ile Jerry Was a Race Car Driver geceye müthiş bir nokta koyan Primus, encore’da ise Wynona’s Big Brown Beaver ile yorgun ve bitkin seyircinin yakıtını tazeleyerek geceyi müthiş bir şekilde noktalıyor.
Primus’un yıllar içinde oluşturduğu kendine özgü müzikal evreni sahneye taşımasına şahit olmak müthiş bir duyguydu. Teknik ustalık, karanlık mizah, doğaçlama becerisi ve olağanüstü seyirci enerjisi aynı anda iz bırakan bir sinerji oluşturdu. Les Claypool’un bas gitarı sınırlarını çoktan aşmış bir enstrümana dönüştürmesi, Larry LaLonde ile uyumu, Hofman’ın davullardaki yüksek enerjisi konseri baştan sona canlı tuttu.
Konser bittiğinde geriye uzun süre unutulmayacak, tam anlamıyla “Primus sucks” diyeceğimiz bir gece kalmıştı.
Ses için yollara düşenlere ve gürültüde kendini bulanlara selam olsun!

