Konser yazısına başlamadan önce, sizlere King Crimson’ın hayatımın çok önemli bir parçası olduğunu söylemek isterim. Kızıl Kral’ın her bir dönemini ayrı ayrı çok sevsem de seksenler döneminin yeri benim için her zaman çok daha özel olmuştur. Bu dönemde Fripp-Bruford-Belew-Levin dörtlüsünün ortaya çıkardığı o meşhur Renk Üçlemesi, müzik tarihinde bir daha kolay kolay rastlayamayacağımız türden muazzam bir delilikti.
Ne şanslıyım ki bu deliliğe (orijinal dörtlüyle olmasa da) bizzat sahnede şahit olabildim ve 11 Temmuz akşamı Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda kelimenin tam anlamıyla büyülü bir gece geçirdim.

Adrian Belew ve BEAT Projesi
BEAT projesi Belew tarafından bizlere 2024 yılının Mart ayında duyurulsa da, aslında bakarsanız bu macera COVID döneminden önce Belew ile Scrote (Angelo Bundini) arasında geçen bir diyalogdan doğdu. Belew, 80’ler King Crimson dönemini tekrardan canlandırmak istiyordu ve bu fikrini Scrote ile paylaştı; o da bu fikri sonuna kadar destekledi.
Ardından Belew, Robert Fripp’i aradı ve Discipline albümünün 40. yıldönümüne iki yıl kaldığını belirterek birlikte bir şeyler yapmak istediğini söyledi. Ancak Fripp böyle bir projede yer almak istemedi ve teklifi nazikçe reddetti. Yine de Fripp, Belew’e eğer bunu yapmak istiyorsa mutlaka yapmasını söyleyerek projeye tam desteğini verdi.

Bu konuşmanın ardından Belew, projede Fripp’in rolünü kimin üstlenebileceği gibi imkânsız bir soruya cevap ararken, bunu yapabilecek tek kişinin Steve Vai olduğunu düşündü. Üstelik bunu düşünen tek kişi Belew de değildi. Fripp, kendi rolünü üstlenecek kişinin Vai olduğunu öğrenince, onun kendi karmaşık partisyonlarını hakkıyla çalabilecek tek gitarist olduğunu bizzat dile getirdi.
Vai ise King Crimson parçalarını çalacağını öğrendiğinde hem çok heyecanlanmış hem de çok gerilmişti. Ancak Fripp ile konuştuktan ve Fripp’in ona sahnede “yalnızca kendisi olması gerektiğini” öğütlemesinden sonra, içindeki o gerginlik ve bu süper grupta yer alma tereddüdü bir nebze olsun ortadan kalkmıştı. Vai, King Crimson parçalarına çalışırken Fripp’in bölümlerini kendi yaratıcı çözümlerini bularak ele aldı. Fripp ile tamamen aynı şeyi elde etmiyordu ama zaten etmesine de gerek yoktu. Fripp de tam olarak bunu istiyordu.

Artık bu süper grupta Belew ve Vai hazırdı; ancak ne yazık ki grubun geri kalanı toparlanamadan pandemi dönemine girildi ve proje beklemeye alındı. Pandemi sonrasında Belew projeyi tekrardan gündeme getirdiğinde ise bu kez Vai’nin uzun bir dünya turu vardı. İlerleyen süreçte Vai’nin kendi turnesi, Tony Levin’in ise Peter Gabriel ile olan turnesi bitti. Böylece orijinal Crimson üyemiz Levin de bu süper gruba katılmış oldu. Belew, Bill Bruford’un rolünü üstlenecek kişi için de eski arkadaşı Danny Carey’den daha iyi bir isim düşünemediğini söyleyerek onu gruba davet etti. Dev ahtapotumuz da bu daveti seve seve kabul ederek ekibe dâhil oldu.
Böylece kadro artık tamamlanmıştı. Elimizde rüyalarımızda bile zor görebileceğimiz cinsten bir süper grup vardı. Artık BEAT her şeyiyle hazırdı ve King Crimson’ın efsanevi 80’ler dönemini tekrardan dinleyicilerine sunarak muhteşem Renk Üçlemesi’ni kutlayacaktı.

Burada ufak bir not düşmek isterim, grubun isminde “King Crimson” ibaresinin geçmeme sebebi, Belew’un Fripp’siz bir King Crimson olamayacağını düşünmesinden kaynaklanıyor. Ayrıca “BEAT” ismini gruba veren kişi de Belew değil, bizzat Robert Fripp’in kendisidir. (:
Bir İstanbul Akşamı Canlı BEAT Deneyimi – İlk Yarı
Konser saati yaklaşırken Sesini Aç ekibi olarak Maçka Parkı’ndan ayrıldık ve Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’ne doğru yürümeye başladık. Harbiye’ye girişimizi yaptık, biletlerimizi okuttuk, tişörtlerimizi aldık ve bu muazzam süper grubu beklemek için yerlerimize geçtik. Hafifçe batan güneş eşliğinde, içimizi kaplayan büyük bir heyecanla konserin başlamasını bekliyorduk.
Bir yandan grubu beklerken diğer yandan çevremdeki, benimle aynı heyecanı paylaşan insanları gözlemliyordum. Konser henüz başlamamıştı ama ortamın coşkusu beni çoktan sarmalamıştı bile. Yakın arkadaşım Aras ile en çok hangi anları sabırsızlıkla beklediğimizi konuşurken grup üyeleri sırayla sahneye gelmeye başladı. Bizleri selamlayıp yerlerini aldılar.
(Küçük Bir Not: Adrian Belew, Steve Vai ve Tony Levin şık takım elbiseleriyle sahneye çıkarken Danny Carey polo yaka tişörtü ve şorttan oluşan son derece rahat kombiniyle davulunun başına geçti. Çok geçmeden en doğru seçimi Carey’nin yaptığını anladık; çünkü diğer üçlümüz ilk şarkılardan sonra sıcaktan ceketlerini çıkarıp atmak zorunda kaldı ^皿^)

Ve sonrasında her şey, Adrian Belew’ün üflediği o tiz ve yüksek düdük sesleriyle (Fiuuui!!! Fiui Fiui Fiui Fiuui!) başladı. Yüksek ses, yoğun bir enerji ve muhteşem bir kaos: NEUROTICA!!!
“Good morning, it’s 3 a.m. in this great, roaring city
Full of garbage eaters ravaging parking spots
Beneath my plaza window
I see cheetah in their tight skins…”
Parçanın o baş döndürücü hızdaki, agresif sözlerini Belew bu konserde canlı okumadı ama bu konuda kesinlikle şikâyetçi olmayacağım. Dile kolay, Belew artık 76 yaşında ve önümüzde iki yarıdan oluşan, toplam 19 parçalık ve 2 saatlik devasa bir setlist var. Daha ilk dakikalardan enerjisinin tükenmesini istemeyiz. Üstelik bu ufak detay dışında, tüm konser boyunca her şarkıyı harika bir enerjiyle söyledi. Açıkçası konserde beni en çok etkileyen şeylerden biri de Belew’ün vokalleri oldu. Enerjisinden ve gücünden hiçbir şey kaybetmemiş. Kesinlikle muazzamdı.
Açılış için Neurotica gerçekten de harika bir seçimdi. Grup, kendisini görmeyi bekleyen dinleyiciye sert bir tokat atarak onları saf King Crimson kaosuyla baş başa bıraktı. O karmaşa boyunca kime odaklanacağımı şaşırıp kafamı bir o yana bir bu yana çevirerek müzisyenleri takip etmeye çalıştım ama nafile… Davulda oturan devimizin bu agresif parçada döktürdüğü ritimlere mi bakalım, Belew–Vai ikilisinin gitarlarıyla seyirciyi adeta hipnotize etmesini mi izleyelim, yoksa Chapman Stick üstadı Levin’in parmaklarını mı takip edelim? Gerçekten güçlü ama bir o kadar da zorlu bir başlangıçtı. Karşımızda 80’ler King Crimson’ını günümüzde yeniden dirilten olağanüstü bir kadro vardı ve daha ilk dakikalardan üstümüzden bir buldozer gibi geçerek unutulmaz bir gece yaşatacaklarını belli ettiler.

Neurotica’nın ardından sırasıyla diğer Beat albümü klasikleri olan Neal and Jack and Me, Heartbeat ve Sartori in Tangier geldi. Neal and Jack and Me parçasında Belew, o müthiş enerjisiyle tutkusunu sahneden seyirciye doğrudan aktarırken şarkı Belew–Vai ikilisi için tam bir gitar laboratuvarına dönüştü. Tüm parça boyunca parmaklarını takip etmeye çalışıp o dolambaçlı ritimleri kafamda anlamlandırmaya uğraştım. Devamında ise grubun romantik pop parçası Heartbeat ile hem kendileri hem de bizler rahat bir nefes alabildik.
“I remember the feeling
My hands in your hair, hands in your hair
I remember the feeling
Of the rhythm we made, the rhythm we made
I need to land sometime
Feel your heartbeat, heartbeat
Right next to me”
Kendimizi kaptırıp şarkının sözlerine eşlik ederken, bir yandan da Vai’nin özgün yorumuyla şarkının atmosferik solosunun içinde kaybolduk. Parçanın bitişiyle beraber Levin eline yeniden Stick enstrümanını aldı ve grup bizi Sartori in Tangier ile King Crimson’ın o meşhur ses laboratuvarına geri fırlattı. Parçanın her anında bu seslerin enstrümanlardan nasıl çıktığını sorgularken, müzisyenlerin birbirleriyle olan deneysel etkileşimlerini hayranlıkla izledik; girdap gibi içine çeken ritimlerle adeta hipnotize olduk. Ayrıca bu parçayla birlikte, Fripp ve Belew’ün gruptaki Fripp rolünü üstlenmesi için neden doğrudan Vai’yi düşündüklerini çok daha iyi anladık.

Bu parçanın da sonlanmasıyla birlikte Belew bize küçük bir açıklama yaptı. Renk Üçlemesi’nin son albümü olan Three of a Perfect Pair sonrasında King Crimson’ın çok uzun süre bir arada kalamadığını, bu yüzden de turnelerde bu albümdeki şarkıları pek sık çalamadıklarını belirtti. Hemen ardından, orijinal grubun canlı olarak hiç çalmadığı bir parçayı çalacaklarını müjdeledi ve Model Man‘in introsunu çalmaya başladı. Benim de favorilerimden olan bu parça, konserde en çok eğlendiğim anlardan birini yarattı. Hem dinlemesi hem de eşlik etmesi tarifsiz bir keyifti. Özellikle Belew’ün “…calm before the storm” kısmındaki o enfes vurgusu harikaydı.

İlk yarının geri kalanında da Three of a Perfect Pair albümünün derinliklerinde gezinmeye devam ettik. Model Man’in ardından gelen Dig Me ile yeniden laboratuvara adım attık. Hem King Crimson’ın seksenlerde ortaya koyduğu hem de BEAT’in modern yorumuyla iyice devleşen bu deneysel parçada, ses üretim sürecini canlı canlı izlemek büyüleyiciydi. Girişte Belew’ün o kendine has dansımsı hareketleriyle gitarından çıkardığı sıra dışı sesleri dinlerken Kızıl Kral’ın kaosuna yeniden çekildik. Terk edilmiş eski ve lüks bir araba hakkında yazılmış bu ilginç parça, grup tarafından son derece özgün bir biçimde yorumlandı. Bir araba için üzülmek muhtemelen hiçbirimizin günlük hayatta sıkça yaptığı bir şey değildir. Ancak,
“I’m ready to leave
I wanna be out of here
I’m ready to ride away
I don’t wanna die in here
I’m ready to ride”
nakaratına eşlik ederken şahsen ben içten içe o araba için gerçekten üzüldüm. Bu tatlı melankolinin ardından King Crimson’ın popüler hitlerinden biri olan Man with an Open Heart imdadımıza yetişti de laboratuvardan çıkıp Crimson pop dünyasına geri döndük. Hep birlikte eşlik edip eğlenerek güzel bir nefes aldık. Fakat bu rahatlama çok uzun sürmedi çünkü hemen ardından konserin en deneysel ve karanlık parçalarından biri olan Industry’ye geçiş yaptık. Oldukça atmosferik olan bu eserde BEAT’in ses yaratmadaki dehasına bir kez daha tanık olduk. Vai, Belew ve Levin sahnede oldukça gerici ve soğuk bir endüstriyel atmosfer inşa ettiler. Danny Carey’nin son derece agresif davul partisyonları ise şarkının gerilimini zirveye taşıyarak bizi adeta King Crimson’ın meşhur Red dönemine ışınladı. Sahnede karanlık, gizemli ve giderek artan bir gerilim vardı.
Bizler bu yoğun deneyin etkisinden henüz çıkamamışken, Steve Vai, Larks’ Tongues in Aspic Part III’nin o panik atak yaratan girişini çalmaya başlayarak ilk yarının final startını verdi. Konserde en çok beklediğim şarkı da buydu!! Vai’nin parçaya kattığı o talk box efektine tek kelimeyle bayıldım. Carey davulda inanılmaz bir performans gösterdi. Belew ve Levin ise bildiğimiz gibiydi; eski formlarından ve enerjilerinden en ufak bir şey kaybetmemişlerdi. Grup içi iletişim, yaratılan ses duvarı, girift ritimler ve olağanüstü sololar… Her detayıyla bir başyapıt olan bu parçayı BEAT muazzam yorumladı. (Dipnot: Tam emin olmamakla birlikte, hafızam beni yanıltmıyorsa konserde Levin ilk kez bu parçada “Funk Fingers” kullandı.)

Ve evet, Larks’ Tongues in Aspic Part III ile grubumuz ilk yarı için tek kelimeyle epik bir final yapmış oldu. Dürüst olmam gerekirse bu ilk yarı bana sadece 10 dakika gibi geldi. Koca bir saatin nasıl geçtiğini hiç anlamadım. Şimdi ise sırada konserin heyecanla beklenen diğer yarısı var ve henüz efsanevi Discipline albümüne hiç girişmediler bile! :))
Bir İstanbul Akşamı Canlı BEAT Deneyimi – İkinci Yarı
Aranın bitmesiyle beraber sahneye elinde bagetleriyle ilk olarak Danny Carey çıktı. Hepimiz o an neyin geldiğinin farkındaydık: WAITING MAN!! Carey, adeta bir kabile şefi gibi tribal ritimlerle bizleri anında etkisi altına aldı. Kısa bir süre sonra kırmızı takımıyla Adrian Belew de Carey’e eşlik etmek için sahneye geldi. Konserin ikinci yarısı başlayalı henüz sadece birkaç dakika olmuştu ama bizi ritimlerine hapsedip transa sokmayı çoktan başarmışlardı. Ardından Tony Levin Chapman Stick’iyle, Steve Vai ise gitarıyla ikiliye katıldı. Çok geçmeden Belew mikrofonun başına geçti ve King Crimson’ın o ikonik şarkısını söylemeye başladı.
“I, I, I come back, come back
You see my return My returning face is smiling
Smile of a waiting man”
Parçanın ilerleyen dakikalarında Carey–Levin–Vai üçlüsü ritimlerini birbirlerine kusursuzca kilitledi. Carey ve Levin, güçlü ve tok vuruşlarıyla sahnede mutlak bir dominasyon sağlarken Vai ise yine kendi özgün yorumunu katarak, Fripp gibi çapraz pena vuruşları yapmak yerine tapping tekniğiyle bu hızlı ritimlere eşlik etti. Bu güçlü ritmik koalisyon tüm görkemini sürdürürken Belew amfisine doğru eğildi ve bizi 80’ler King Crimson’ının o meşhur ses laboratuvarına yeniden götürdü. Karşımızdaki Adrian Belew’di; gitarından canı ne zaman isterse her türlü sesi çıkarabilirdi. Buna konser boyunca canlı şahit olmak gerçekten de paha biçilemez bir deneyimdi.

Ve ardından benim için konserin mutlak zirvesi olan The Sheltering Sky performansı başladı. Zaten normalde de bu parçayı ne zaman dinlemeye başlasam kendimi bir döngünün içinde bulur, saatlerce parçayı kapatamam. Şimdi ise bu muhteşem süper grubun elinde muazzam bir şekilde genişletilmiş hâlini canlı dinleme şansına erişmiştim. Şarkı yine Carey’nin o hipnotik, tribal ritimleriyle başladı. Carey, Bill Bruford’un organik slit drum’ı yerine bu kez elektronik pad kullanmayı tercih etmişti. Şahsen onu sahnede elinde ahşap bir slit drum ile görmeyi çok isterdim. Carey o sade ve efsunlu ritmi çalarken, Belew ve Levin ikilisi bu ritme tamamen farklı pencerelerden yaklaştı.

Devamında ise Vai sahneye o tekinsiz çöl atmosferini üflemeye başladı. Zaten bu konserde Vai’nin ulaştığı en yüksek zirve kesinlikle bu parçadaki performansıydı. Ardından Vai–Belew ikilisi, deneysel bir biçimde, Carey ve Levin’in ilmek ilmek işlediği ritim ağları üzerinde gitarlarıyla konuşmaya başladı. Grup, çölün o kuru rüzgârını, kum fırtınalarını ve yakıcı güneşini Harbiye sahnesine olduğu gibi taşıdı. Tekinsiz ve mistik bir hava Harbiye’yi sarmaladı. Parçanın ilerleyen dakikalarında tüm spot ışıkları Vai’nin üzerindeydi ve hepimizin ağzını açık bırakan olağanüstü bir performans sergiledi. Adeta o kızgın çölün üzerinde süzülen bir kartal gibiydi. Bir eliyle gitarının tremolo kolunu tutarken kollarını iki yana açarak Harbiye’nin üzerinde süzülmeye başladı. O anları ne yazık ki kelimelerle tam olarak anlatamam. Vai’den adeta büyülü bir performans izledik ve onun bu grup için ne kadar doğru bir seçim olduğunu bir kez daha anladık. Solo bittikten sonra şarkı başladığı o dingin noktaya doğru yavaşça geri döndü. Bizler hâlâ trans hâlindeyken, Carey’nin başlattığı bu mistik ayini bitirişini adeta kilitlenerek izledik.

Bu büyüleyici ayinin ardından gerçek dünyaya geri dönmeye çalışırken yardımımıza Tony Levin koştu. Parmaklarına meşhur Funk Fingers aparatlarını taktı, eline o ikonik sarı bas gitarını aldı ve hepimize sert bir tokat indirdi! Levin, güçlü bas vuruşlarıyla hepimizi sarsıp uyandırdı ve böylece kendimizi konserin en dinamik performanslarından birinin içinde bulduk: SLEEPLESS!!
“In the dream, I fall into the sleepless sea
With a swell of panic and pain
My veins are aching for the distant reef
In the crush of emotional waves”
Şarkının sözlerine eşlik ederken vücudumuz da yerinde duramayarak bu güçlü ritme teslim oldu. Bir başka King Crimson klasiğini daha böylece iliklerimize kadar deneyimlemiş olduk. Benim için de konserdeki en favori anlardan biri kesinlikle bu Sleepless performansıydı.
Hemen ardından, sadece King Crimson diskografisinin değil, tüm progresif rock tarihinin çalınması en zor gitar partisyonlarından birine sahip olan Frame by Frame’i çalmaya başladılar. Bizi çembersel ritim döngüsüne hapseden Belew–Vai ikilisi sahnede muazzam bir devleşme yaşadı. Hatta parçanın sonunda Belew, o baş döndürücü hız yüzünden parmağını kestiğini söyledi! Vai bu parçada da Fripp’in o acımasız hızı ve çapraz pena vuruşlarıyla çaldığı kısımları, kendi tarzına yakışır şekilde yine tapping tekniğiyle ele aldı. Bu parçanın bitişiyle birlikte sahnede ışıklar loşlaştı. Bizler o güzel yaz akşamında açık havada otururken, Belew’ün gitarından yükselen ve bizlere hiç de yabancı olmayan o tanıdık martı seslerini dinlemeye başladık. Crimson’ın en duygu yüklü ve en naif parçalarından biri olan Matte Kudasai ile grup tam karşımızdaydı.
“Still by the window pane
Pain, like the rain that’s falling
She waits in the air, matte kudasai
She sleeps in a chair in her sad America”
Şarkının sözlerine usulca eşlik ederken, hep birlikte telefonlarımızın flaşlarını açarak gökyüzüne kaldırdık ve parçanın yarattığı o muhteşem atmosfere kendimizi kaptırarak salınmaya başladık. Grup üyelerinin konser sonrasındaki sosyal medya paylaşımlarından da gördüğümüz üzere, sahneden izledikleri bu ışık selini onlar da çok sevmişler. Eminim ki konserdeki çoğunluğun hafızasında yer edecek büyülü bir andı. 🙂


Bu sıcak atmosferin ardından Levin, Chapman Stick ile o meşhur Elephant Talk introsunu çalmaya başladı. Gerçekten ne muazzam, ne karakteristik bir giriş! Bir yandan Levin’in parmaklarına odaklanıp bunu nasıl çaldığını anlamaya çalışırken, diğer yandan Carey’nin davulu adeta parçalayan ritimleriyle yerimizden zıplıyorduk. Sonrasında Belew o meşhur sözlerle şarkıya girdi.
“Talk, it’s only talk
Arguments, agreements
Advice, answers, articulate announcements
It’s only talk”
Benim de tüm konser boyunca eşlik ederken en çok eğlendiğim ve keyif aldığım parça açık ara Elephant Talk oldu. Bu kez martı sesleri değil, gitarından vahşi fil sesleri çıkartıyordu o deneysel müzisyenimiz Belew! Vai de solo kısmında yine harika bir iş çıkardı. Parçanın o cılız tınlayan, yırtıcı gitar solosu tek kelimeyle enfesti. Vai’den sonra sıra Belew’ün o iç gıdıklayan, güçlü solosundaydı. Sonrasında topu tekrar Vai’ye atıyordu. Carey ve Levin bizi arkada o güçlü ritimlerle kuşatmışken, ön planda Belew ve Vai’nin yaratıcı sololarını dinlemek muazzam bir deneyimdi. Giderek yükselen parça, “Elephant talk, elephant talk, elephant talk” sözleri ve güçlü bir fil sesiyle son buldu.
Ardından Belew mikrofonun başına geçerek “Sheeeeeeeee is susceptible…” sözleriyle Three of a Perfect Pair parçasını başlattı. Belew ile Vai teknik ve melodik olarak birbirlerini harika tamamlıyorlardı. Ayrıca Vai, bu parça için kendi tarzı olan tapping tekniğini kullanamayacağını, Fripp gibi çalmayı öğrenmesi gerektiğini söylemişti; nitekim sahnede de tam olarak öyle yaptı. Carey, parçanın ritmik dinamizmini o muhteşem enerjisiyle hiç düşürmeden yukarıda tuttu. Levin ise Stick ile yine harikalar yarattı. Three of a Perfect Pair’in nakaratının da aslında King Crimson’ı harika özetleyen bir felsefesi olduğunu düşünüyorum.
“One, one too many schizophrenic tendencies
Keeps it complicated (Complicated)
Keeps it aggravated (Aggravated)
And full of this hopelessness
What a perfect mess”
Bu parçanın da bitişiyle birlikte ikinci yarının finaline, yani konserde Danny Carey için var olan en büyük sınava geldik: INDISCIPLINE!!! Indiscipline, Bill Bruford’un dehasını olabilecek en saf şekilde ortaya koyan, davulcular için en zor sınavlardan biri ve adeta bir başkaldırıdır. Bruford bu şarkıda, arkada sadece ritim tutan sıradan bir davulcu rolünü tamamen reddeder ve King Crimson’ı görüp görebileceği en büyük kaosa doğru sürükler. Kontrol artık tamamen davulcudadır. Bruford, kimsenin sözünü dinlemek zorunda değildir; ani vuruşlarla herkesin lafını kesip onları susturur. Tam anlamıyla bir disiplinsizlik örneğidir! Ancak arkada dönen o girift matematiği de asla bozmaz; Bruford hiçbir şeyi rastgele yapmaz. Tüm şarkıyı adeta incecik bir ipin üzerinde yürütür. Ortada gerçek bir kaos vardır ama ritmin dağılmasına asla izin vermeyerek ortaya gerçek bir ustalık eseri koyar. Indiscipline, her şeyi dağılmanın eşiğinde tutan ama bunun gerçekleşmesine asla izin vermeyen muazzam bir anarşidir. Bu şarkıda beklediğiniz hiçbir şey yaşanmaz; beklemediğiniz her şey ise başınıza gelir. Gerginliği onun gürültüsü değil, o gürültünün arasındaki tekinsiz sessizlikler yaratır. Grubun bir önceki parçada da dediği gibi: “What a perfect mess.” 🙂

Peki Danny Carey bu zorlu sınavı geçebildi mi? Buna karar vermek elbette benim haddime değil. Ama şahsen Carey’nin ortaya koyduğu o dinamik, yırtıcı ve karanlık yorumu çok ama çok beğendim. Kendi tarzında harika bir tekinsizlik yaratmıştı sahne üstünde. O aşırı güçlü ve patlayıcı vuruşları insanı her an tetikte olmaya zorluyordu. Carey, her davul çalışında olduğu gibi burada da bir ayin yapıyordu adeta. Size karanlık diyarların kapısını aralıyor ve isteseniz de istemeseniz de sizi o girdabın içine çekiyordu. Parça ilerledikçe kendinizi o ritmik dehşetin tam ortasında buluyordunuz. Ayrıca “ahtapot” lakabının hakkını bu parçada sonuna kadar verdi. Zaten Carey, rüştünü yıllar önce ispatlamış, dünyaca saygı duyulan bir efsane. Konser boyunca da tüm tecrübesini, yeteneğini ve profesyonelliğini net bir şekilde ortaya koydu. Konserde Vai için zirve nasıl The Sheltering Sky ise, Carey için de kesinlikle Indiscipline oldu. Ek olarak, Discipline albümündeki kişisel favorim de Indiscipline olduğu için bu performansı canlı izlemek benim için çok özeldi. Belew ile birlikte şu sözleri haykırmak tarifsiz bir eğlenceydi.
“I repeat myself when under stress
I repeat myself when under stress
I repeat myself when under stress
I repeat myself when under stress
I RE-PEAT!!!”

Bir İstanbul Akşamı Canlı BEAT Deneyimi – Encore
Süper grubumuz sahneye geri döndükten sonra bizleri doğrudan 1974 senesine, yani meşhur Red dönemine ışınladı. Kızıl Kral’ın sahip olduğu çatlakların iyice büyüdüğü ve en sonunda da parçalarına ayrılarak dağıldığı o karanlık döneme… Red albümü oldukça kasvetli, ağır ve yıkıcı bir albümdür. BEAT, bu şaheserden albümle aynı adı taşıyan enstrümantal Red parçasını sahneye taşıdı. Vai–Belew ikilisi jilet gibi keskin, parçanın o ikonik gitar tonuyla sahnede vahşice üzerimize saldırırken, Carey kafamıza balyoz indirir gibi bagetleriyle davulu adeta parçalıyordu. Diğer taraftan Levin, derinden gelen oldukça tok bas vuruşlarıyla sahnede adeta tektonik hareketlerin kaynağı oldu. Üstelik Levin bu parçada standart bas gitar yerine Chapman Stick kullanarak şarkıya kendine has, büyüleyici bir yorum kattı. Encore kısmında seyirciler olarak artık tamamen sahne önüne akın etmiştik ve Red’in o keskin, ödün vermeyen ritimleriyle hep birlikte oradan oraya savrulduk.
Red sonrasındaysa konserin asıl ve nihai finaline geldik. Yüksek enerjisi, funk ritimleri ve vurucu groove’u ile Thela Hun Ginjeet, yerimizde duramadığımız son derece coşkulu bir kapanış yaptı.
“Thela hun ginjeet, thela hun ginjeet
Thela hun ginjeet, thela hun ginjeet
Thela hun ginjeet, thela hun ginjeet
Thela hun ginjeet, thela hun ginjeet”
Şarkının sözlerini bağırarak söyleyip zıplarken, King Crimson’ın 80’ler dönemini BEAT ile beraber tüm enerjimizle kutladık. Artık bu noktada söyleyecek pek bir şey kalmamıştı; kelimenin tam anlamıyla kusursuz bir kapanıştı. Son bir kez kendimizi sahnedeki o güçlü, hipnotik ritimlere bırakarak içimizde kalan son enerji kırıntısını da Harbiye’nin zeminine bıraktık. Parçanın bitmesiyle birlikte grup bize veda ederken, bizler de tüm heyecanımız ve coşkumuzla onları uğurladık. Sahnedeki enerjimizi gruba o kadar iyi aktarmış olacağız ki, kendileri de mikrofonlardan bizlere “Avrupa turnesindeki en tutkulu seyirci” olduğumuzu ve harika bir şov geçirdiklerini söylediler. Bunu onlardan duymak gerçekten de muhteşemdi! Hem onların bize aktardıkları hem de bizim onlara hissettirdiklerimiz, bu konseri ömür boyu unutulmazlar arasına soktu. BEAT, benim için tartışmasız bu senenin konseri oldu. Hatta sadece bu senenin değil, hayatımın en önemli ve en özel konser deneyimlerinden biri olarak kalacağından eminim. Proje ilk duyurulduğundan beri dünya üzerinde canlı görmeyi yegâne istediğim konser buydu. Ayrıca kendi adıma konuşacak olursam büyük ihtimalle (ama umarım yanılırım) hayatımdaki ilk ve tek King Crimson deneyimim bu olacak gibi duruyor. Bu ihtimal de 11 Temmuz akşamının değerini benim gözümde bambaşka bir yere yükseltiyor. Umarım bu konsere katılabilmiş olanlara bu yazıyla birlikte o büyülü anları biraz olsun yeniden anımsatabilmişimdir. Eğer o akşam orada olamadıysanız da dilerim ki ucundan kıyısından da olsa size o muhteşem Harbiye atmosferini hissettirebilmişimdir.
Hepiniz müzikle kalın, birbirinden güzel konserlerle yaşayın!!



