Avrupa’nın en uzun soluklu ve en saygıdeğer metal festivallerinden biri olan Sweden Rock Festival’ın bu yıl da geniş bir yelpazeyi aynı çatı altında toplayan kadrosuyla dikkat çekici olmayı başardı. Beni de zaten mutlaka uğramayı düşündüğüm bir festivalken bu sayede aylar öncesinden bu kadrosuyla cezbedip bu seneki seçimim oldu. Festivalle ilgili genel değerlendirmeyi ve daha önceki Wacken, Graspop ve Mystic Festival gibi deneyimlerimle kıyaslamayı en sona bırakıp, festivalle beraber 4 gün yaşayan bir günceye dönüşecek olan ve canlı kayıtlara da yer vereceğim bu deneyim yazısına yavaş yavaş giriş yapayım.
Öncelikle olur da bir gün gelmeyi düşünenler vardır diye festivalin yapıldığı yerden ve ulaşımdan bahsedeyim. Sweden Rock Festival, Güney İsveç’teki Sölvesborg kasabasının Norje bölgesinde düzenleniyor. Konum olarak biraz ters görünse de buraya ulaşmak için pek çok seçenek var. En kolay yol, trenle Sölvesborg istasyonuna varıp festival alanına giden shuttle otobüslerini kullanmak. Ayrıca Ronneby ve Kopenhag havalimanları üzerinden de ulaşım mümkün. Stockholm’den festival otobüsü kalktığını da eklemek gerek.
Benim tercihim ise uçuş saatlerinin uygunluğu ve bu kez minivan deneyimi yaşamak adına Göteborg üzerinden oldu. Uçuş saatlerinin uygunluğu sayesinde buradan festival alanına yaklaşık 3,5 saatlik bir kara yolculuğuyla ulaşmak mümkün. Yalnız “3,5 saat” deniyorsa gerçekten 3,5 saat; daha kısa sürmüyor. Çünkü yol boyunca hız tespit kameralarıyla dolu bir rota sizi bekliyor.
Konaklama alanları gayet geniş ve konforlu. Tercihinize göre festival sitesi üzerinden ya da çevredeki diğer kamp alanlarından yerinizi biletten ayrı olarak ayarlamanız gerekiyor. Burası sahil kasabası olduğu için farklı kamp ve konaklama alternatifleri mevcut. Ben, dediğim gibi, minivan’ı tercih ettiğimden festival sitesi üzerinden ona uygun bir alan satın almıştım. Ulaşım ve yer bulma konusunda hiçbir sorun yaşamadım; düşünenlere gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.
Gezi blog’umuzu tamamladıysak, lafı daha fazla uzatmadan ilk güne ve performanslara geçelim.
1. Gün

Blood Incantation
Her ne kadar yukarıda her şey saat gibi işliyor olarak anlatsam da Türk Hava Yolları’nın azizliğine uğrayıp aylar önceden ayarladığım uçuş iptal olunca, her şey zincirleme olarak gecikmiş oldu. Olansa festivalde en çok izlemeyi istediğim performanslardan biri olan Blood Incantation’a oldu. 3,5 saatlik yol yukarıda bahsettiğim gibi kısalmayınca, baştan sona çaldıkları leziz son albüm Absolute Elsewhere‘in The Stargate kısmını festivakl alanına doğru hızla yürürken dinleyip, The Message’da sahne karşısındaki yerimi alabildim. O nedenle ilginç ve unutulmaz oldu. Tek teselli bu setlist deneyimini daha önce İstanbul’da yaşamış olmaktı. Umarım bir daha denk geliriz. Çünkü finaldeki uzun soluklu Vitrification of Blood (Pt. 1) da dahil yine performansları şahaneydi. Sahnedeki dikilitaş dekoruysa Spinal Tap’in Stonehenge’ini hatırlattı 🙂
Blood Incantation – Vitrification of Blood (Pt. 1) (Video Linki)
Down
Philip Anselmo’ya İstanbul’daki Pantera konseri sayesinde bu sene yeterince maruz kalacağım düşüncesiyle konserin yarısını pas geçip alışverişi aradan çıkardım. Sonrasında da festivaldeki Güneyli istilasının kendimce yıldızı olan Black Label Society’yi beklemeye başladım. Zakk Wylde’ı hem BLS hem de Pantera’yla ağırlayacağız gerçi, ama bana göre Wylde gitar şovları yalınayak Anselmo haykırışlarına her zaman yeğdir
Black Label Society
Zakk Wylde’sa beni düşünüp konseri kısa tuttu sanırsam. Zira finalde Ozzy’s Song’u beklerken, sahneyi planlı süreden 10 dk. kadar erken bitirip ne yazık ki çalmadılar ve videosuz kaldılar. İstanbul’a kısmet diyelim. Konser öncesi maskeyle sahneye çıkarak seyirciyi coşturan Wylde’ın, kilt’iyse yerli yerindeydi tabii. Banttan çalan Whole Lotta Love üstüne War Pigs’li güçlü bir atmosferle giriş yapıp kısa ama öz bir performans sergilediler. Wylde’ın diğer gitarist Dario Lorne’ye alan açması ve sırtta solo atışması yapmaları takdir edilesiydi.
Coroner
Konser ses mühendisinin sahneyle FOH arasında koşturarak mekik dokumasıyla başladı. Birkaç koşuşturma ardından sanırım performans kurtuldu ve biz de leziz bir konser deneyimi yaşadık. Hem de Dark Tranquillity, The Halo Effect gibi gruplardan tanıdığımız Mikael Stanne ile birlike. O da Coroner’i izleyenler arasındaydı. Tabbi selfie çektirip selam vermekten konseri ne kadar takip edebildiyse. Coroner’se son derece olgun ve profesyonel bir performans sergilendi.
Coroner – Grin (Nails Hurt) (Video Linki)
Three Days Grace
“Here we fucking go!” nidalarıyla ve Dominate ile açılış yapıp, “Riot” nidalarıyla ile kapanışı yaptıkları güçlü bir setlist’leri var. Konserin yıldızı ise haliyle I Hate Everything About You oldu Ben de Trivium’la çakıştığı için kaçıracağımdan, burada yakalamış oldum. “
Three Days Grace – Everything I Hate About You (Vide linki))
Seven Spires
Hep Seven Spires’ı türünde başarılı ama çok da özgün olmayan bir grup olarak görmüştüm. Çok yakın olmadığımızdan Ocean of Time ile arkadaşlara bir bakıp çıktım ve kısa deneyimimde fikrim değişmedi.
Volbeat – Guitar Gangsters & Cadillac Blood (Video linki)
Volbeat
Zillerin sesinin kaybolduğu sound’a, ve niyeyse bu sefer sahnedeMichael Poulsen’in biraz tutuk görünmesine rağmen; yıllar içinde oluşturdukları sağlam külliyatın verdiği güçle oluşan setlist sayesinde seyirciyi sürüklediler. O kadar ki Guitar Gangsters &Cadillac Blood gibi sağlam bir parça 15 yıldır dışarıda kalmış ve uzun süre sonra ilk kez bu turnede çalınmış. For Evigt‘in nakaratını seyirciye bırakmaları günün en güzel anlarından biriydi. Buraların dilinde söyleniyor ne de olsa :
Volbeat – For Evigt (Video linki)
Babymetal
Volbeat’ten daha iyi bir ses düzeniyle ve çok iyi tasarlanmış bir şovla sahne aldılar. Fakat bunun çok açık bir sebebi var. İzlediğimiz performansın ne kadarının canlı olduğu tartışılır. Benim hissiyatım %50’den az olduğu yönünde. Bştaki solo kısmını dışarıda tutarak izleyin siz karar verin.
Baby Metal – Solo & Metali!! (Video linki)
🎸 İlk günün izlediklerim arasında en akılda kalıcı olanları ise yarım performansına rağmen Blood Incantation, profesyonellikleriyle Coroner ve tabii dolu dolu setlistleriyle headliner statüsünü hakeden Volbeat oldu.
2. Gün

Evergrey
Albümün arife gününe denk gelen konser aynı zamanda Henrik Danhage sonrası ilk izlediğim konser oldu. Açıkçası eksikliğini biraz hissettim ama onun dışında Evergrey, bildiğimiz Evergrey’di. Bu ayrılık gruba yarayacak mı, yoksa geriletecek mi Architects Of A New Weave’i dinleyip hep beraber karar verelim.
Masterplan
“Bir parça dinleyip kaçayım” derken şansıma Spirit Never Tie patladı. Güzel denk geldi, kısa ama keyifliydi.
Trivium
Ortasında albümdeki figürün yükselmesiyle başlayan Ascendancy bölümü sahneyi coşturdu. Üstüne bu sene sonu için albüm müjdesi geldi. İstanbul konseri için heyecan şimdiden başlayabilir bence.
Trivium – Like Light to the Flies (Video Linki)
Jelusick
Tom Morello ile çakışmasına rağmen tercihim Jelusick oldu. İsveç’e özel Roxette’ten She’s Got the Look söylemesi seyirciyi gülümsetti. Sesi canlıda da taş gibi.
Tom Morello
Jelusick sonu üç parçaya yetiştim. Like a Stone, Killing in the Name ve Rock’n’Roll All Nite… Daha ne olsun! Sahne ışıklarını kullanışı ayrı bir ustalık.
Tom Morello – Killing in the Name (RATM) (Video linki)
Savatage
Kesinlikle günün yıldızıydı. Handful of Rain sonrası bastıran yağmur tam bir ironi oldu. Believe sırasında Jonvideodan, Criss de ruhuyla adeta bizimleydi. Olivia soyadı biri sahnede değilken kadro tribute havasında olsa da parçaları öyle bir icra ettiler ki Zach’in sesiyle birleşince tüyler diken diken oldu.
Savatage – The Wake of Magellan (Video Linki)
Uncle Acid & The Deadbeats
Seyirciyle pek iletişim kurmadılar ama analog performansları taş gibi. Bu çağda böyle bir sound bulmak zor. Ben aradığını bulduğumu söyleyebilirim. Fırsatını yakalayanlar mutlaka bir Uncle Acid deneyimi yaşasın bence.
Uncle Acid & The Deadbeats – Pusher Man (Video Linki)
Iron Maiden
Iron Maiden’ın sahnesi artık farklı bir hava taşıyordu. Geçtiğimiz yıldan beri devam eden Run for Your Lives turnesiyle beraber afişlerin yerini dijital görseller alması, grubun dinamizminin düşmesiyle alakalı diye düşünüyorum. Bu hareketli görsellerin en çok yaradığı parça ve konserin yıldızı kesinlikle Rime of the Ancient Mariner oldu. O an hem sahne hem seyirci aynı anda büyülendi. Bunun yanında Hallowed Be Thy Name ve Phantom of the Opera performansları da oldukça güçlüydü; klasiklerin hakkı verilmişti.
Genel olarak, grubun yaşla birlikte sahne enerjisinde bir miktar azalma olsa da, görsel desteklerle şarkıların ruhu seyirciye aktarılmayı başardı. E yaşları epey ilerledi. Maalesef zaman takvimde durduğu gibi durmuyor. Ne kadar izleme fırsatımız varsa hepsi değerlendirilmeli diye düşünüyorum. O nedenle Wasted Years’la kapanışı yapmaları da çok anlamlı oldu.
Iron Maiden – Infinite Dreams (Video Linki)
Saxon
Biff Buford sağlık sorunlarını olabildiğince geride bırakmış gibiydi. Never Surrender’ı bu duruma ithaf etmesi duygusal bir andı. Üstüne yeni albüm müjdesiyle günü noktaladılar. Gördüğüm en güçlü sahne tasarımına sahip konserleriydi. Onlar için de zaman ilerliyor tabii. 1998 konserinin laneti kalksa da bir kez de grubun hakkını veren böyle bir sahneyle Türkiye’de bir kez daha izleyebilsek keşke.
Saxon – 747 (Strangers in the Night) (Video Linki)
🎸 Festivalin en dolu dolu geçen gününün en akılda kalanları ise boşa giden yılların acısını çıkarırcasına bir performans sergileyen Savatage, nihayet birbirimize kavuştuğumuz Uncle Acid & The Deadbeats. Biff Byford’ın rahatsızlığını atlatması sonrası adeta yeniden doğan Saxon ve tabii ki tüm eksilen ve azalan yönlerine rağmen gönlümüzün efendisi olan Iron Maiden’dı. Sonuç olarak gün, kadrosunun hakkını vererek gayet verimli geçti.
3. Gün

The Gathering
Tıpkı geçen seneki reunion konserleri gibi “iyi ki bir araya geldiler” dedirten bir performans sundular. Geçen seneki Mandylion setinden farklı olarak bu kez “best of” bir setlist ile sahnedeydiler. Anneke yine çok rahat, çok muazzamdı; izleyenlere canlı tanıklık etmenin mutluluğunu yaşattı ve gündüz vakti ışıl ışıl parladılar. İki hafta sonra İstanbul’da hep berber deneyimlemek üzere Saturnine eşliğinde şimdilik vedalaştık.

The Gathering – Saturnine (Video linki)
The Flower Kings
Dirkschneider’in bağırışları eşliğinde sahneye çıktılar. Dingin anlarda da arkadan hala Udo’nun çığırışları duyuluyordu. Bu gürültü biraz eksi yazsa da Roine Stolt’un gitarı açıldıkça konser dolu dolu bir hal aldı. Uzun İsveççe anonslarda anlaşmak zor olsa da müzik başladığında dil ortaktı. Dünya görüşlerini çok dillendirmelerini bir kenara bırakırsak, her progseverin kıymetini bilmesi gereken üretken bir grup olduğunu düşünüyorum.
The Flower Kings – The Dream (Video linki)
Overkill
Flower Kings’in ardından bünyeyi metalle dengelemek için ideal bir seçimdi. Floor Jansen yerine onları tercih etmek hiç pişmanlık yaratmadı. Her zamanki gibi cayır cayır çaldılar. Tamm “dinleyiverin gari”lik performansı sergilediler.
Overkill – Eliminatiom (Video linki)
Foreigner
Çiçeği burnunda vokalist Luis Maldonado sanki kırk yıldır gruptaymışçasına, sahnede çok rahat ve profesyonel bir performans sergiledi. Festivalin ağır yağmuruna denk gelmelerine rağmen kimse alanı terk etmedi. Ne de olsa rock tarihinin kayda değer şarkılarından bir kısmını yağmur altında sahibinden dinlemek çok değerliydi.
Foreigner – I Want to Know What Love Is (Video linki)
The Hellacopters
Çok hâkim olmadığım bir grup olsa da sahnenin hakkını verdikleri ve çok sağlam bir külliyata sahip oldukları kesin. Belki de onlara daha fazla hakkını teslim etmem gerekiyor.
Joan Jett & The Blackhearts
Açıkçası headliner olarak açıklanınca şaşırtmıştım. Aslında kadroya Dee Snider’ın rahatsızlığıyla Twisted Sister’m iptal edilmesi nedeniyle dahil edildi. Rock’n roll günü için uygun bir seçim gibi görünse de festivalin en zayıf tercihi olabilir.. Joan Jett’in Change the World öncesi telefondan okuduğu içeriğini tahmin edebileceğiniz mesajı ve rock tarihinin marşlarından biri olan I Love Rock ‘N’ Roll’a sahibinin sesinden tanıklık etmek performansın en akılda kalıcı kısımları oldu.
Joan Jett & The Blackhearts – I Love Rock ‘N’ Roll (Video linki)
Helloween
Tekmili birden bir araya geldiklerinde heavy metal adına çok sevinmiş ve bir süredir hissedilen ve önümüzdeki yıllarda artacağı muhakkak olan headliner eksikliği bakımından çok yerinde bir karar olduğunu düşünmüştüm. Bu sebepten dolayı böyle bir festivalde headliner koltuğunu kapamamalarına o nedenle çok şaşırdım. Geçtiğimiz yıl kendi turnelerinde izlediğim performansla kıyaslayınca yine dört nala bir performans sergilediler. Tek eksikliğin, sürenin kısıtlanmasından kaynaklı olarak fazla dört nala gitmeleri ve o harik ballad’larından hiçbirine yer vermemeleri olduğunu söyleyebilirim. Yeni festivallerde bu kez hedliner buluşmak dileğiyle…
Helloween – March of Time (Video linki)
🎸 Festivalin RocK ‘N’ Roll gününün akılda kalanları günün en ydınlık zamanında bile parlayan The Gathering, festivale en uyumsuz tercih olmasına rağmen görünce çok mutlu olduğum ve Dio’nun arkadan gelen sesine rağmen hakkı teslim edilesi bir performans sergileyen The Flower Kings ve tüm günün yorgunluğuna rağmen “keşke bitirmeseler” dedirten performansıyla Helloween oldu.
4. Gün

Only Human
Aslında grubun bu yıl çıkan albümünü ilk dinlediğimde çok da bayılmamıştım ama sonra ne kadar genç olduklarını görünce ve bunun ilk festivalleri olduğunu öğrenince biraz daha insaflı davranasım geldi. Henüz yolun çok başındalar belli ki; ama o yolun sonunda iyi bir yere çıkabileceklerine dair bir potansiyel de hissediliyor. Şimdilik ham göründüler, ama o hamlığın içinde heyecan verici bir taraf var.
Only Human – Breach (Video linki)
Allt
Allt ise o başlangıç çizgisini bir süre önce geçmiş bir grup görüntüsü verdi. Sahne hakimiyetleri çok daha oturmuştu doğal olarak. Festival boyunca plak standında asılı duran yeni albüm kapağı afişini performansları sırasında arkalarına asmaları dışında gayri profesyonel bir hareketlerine rastlamadım. Bir de hemen önümde konser boyunca neredeyse hiç kapanmayan circle pit sayesinde festivalin bu konudaki enerjisi biraz olsun yerine geldi diyebilirim.
Allt – Memory of Light (Video linki)
Candlemass
Sonrasında sıra doom metalin yaşayan tarihine, Candlemass’e geldi. Türün babaları gerçekten zamana meydan okuyor. Adamlar kırkıncı yıllarını kutluyor ve sahnede hâlâ bu kadar net, bu kadar güçlü durabiliyorlar. Büyük laf etmeden, gösteriye boğmadan, olması gerektiği gibi çaldılar ve çıktılar. Ben de buradan kendilerine 41. kez maşallah diyeyim.
Candlemass – Under the Oak (Video linki)
Yngwie Malmsteen
Malmsteen için çok fazla teknik analiz yapmaya gerek yok sanırım. Yine krem rengi Stratocaster’ıyla sahnede adeta kendi halinde bir ilişki yaşadı: sevişti, kavga etti, ayrıldı, tekrar barıştı. Biz de tüm bunları uzaktan izledik. Sonuçta sevgililerin arasına girilmez değil mi 🙂
Yngwie Malmsteen – Acoustic Cadenza, Black Star, I’ll See the Light Tonight (Video linki)
Alestorm
Festivalin en garanti isimlerinden biri ise yine Alestorm oldu. Kendilerine ikinci kez denk geldim ve artık gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: mükemmel bir festival grubu. Hatta mümkünse her festivalde olsunlar. Ama festival dışında pek görüşmeyelim. Dozu en keyifli haliyle tam burada çalışıyor çünkü.
The Halo Effect
Festivale en özel hazırlanmış grup ise şüphesiz en tepedeki ev sahibi konumundaki The Halo Effect olmuş. Özel bir seremoni hazırlayarak, Ungdomsorkestern Göta Lejon eşliğinde uygun adım giriş yaptılar. Merak edenler aşağıdaki videoya bakabilirler. Açık konuşmak gerekirse izlediğim en iyi The Halo Effect performansı buydu. Üst düzey prodüksiyonla enerjileri bu kez tam yerine oturmuştu.
The Halo Effect – This Curse of Silence (Stage Entrance) & March of the Unheard (Video linki)
Hällas
Festivalin benim adıma gerçek finaliyse Hällas oldu. Performansları ve ev sahibi olarak seyirciyle iletişimleri yerli yerindeydi. Halen büyümeye devam ediyorlar ve ileride daha üst düzey sahne şovlarına da tanıklık edeceğimizi düşünüyorum. Benim için tek kusursa önlerde yer alarak başladığım performansta kick’lerin ve bass’ın rahatsız edici seviyede oluşuydu. Sonradan arkaya geçtiğimde bu durum azalsa da devam etti. Festivalin açılışını Spinal Tap hissiyatı veren Blood Incantation’dan sonra kapanışa doğru yine benzer bir his bırakmaları hoş bir ironi yarattı. Çünkü benim için festival tam burada bitti aslında. Sonrasında gelenler biraz uzatma gibiydi.
Hällas – Fading Hero (Video linki)
Bring Me The Horizon
O uzatmaların adı da elbette Bring Me The Horizon’dı. Ben hâlâ tam olarak anlayabilmiş değilim ama üst düzey festivallerin tepesinde ikinci kez karşıma çıktıklarına göre demek ki bir hikmeti var. O yüzden çok yorum yapmayayım. Zaten Hallas’tan sonra zihinsel olarak festivali kapatmıştım bile. Yine de seyirciyle temasları takdir edilesi seviyedeydi. Özellikle seyirciler içinden rastgele birini sahneye çıkarıp parçayı söyletmeleri gerçekten çok şık bir hareketti. Seçtikleri Helina da hiç sırıtmayacak kadar sağlam iş çıkardı. Eğer konser sonunda görünen skor tablosu gerçekten doğruysa, turne performansları arasında ikinci sıraya yerleşmiş oldu. Güzel finaldi; en azından festival kapanışını hatırlanır hale getirdi.
🎸 Son günden bana kalanlarsa Only Human ve Allt gibi çiçeği burnunda prog metal gruplarının sahneleriyle tanışmış olmak, unutulmaz sahne girişi ve performansıyla The Halo Effect ve tabii ki baştan beri izlemeyi en çok beklediğim ve bu beklentinin hakkını vermiş olan Hällas oldu. Böylelikle de baş döndüren bir tempoyla geçen 4 günün ardından, her zamanki gibi “ne çabuk bitti” hissine yeniden kavuşmuş oldum. Alışınca işin en tatlı yanlarından biri de bu his oluyor aslında 🙂
Festival süresince artılarıyla eksileriyle aldığım notları aşağıda sıralayarak genel bir son değerlendirme yapacak olursam:
- Öncelikle konfor bakımından en üst seviyede deneyimi bu festivalde yaşadım diyebilirim. Kalabalığın büyüklüğünü neredeyse hiç hissetmeden, giriş, çıkış, yeme, içme ve diğer her türlü ihtiyacımı giderebildim ve üstelik token, app’e para yükleme vs. gibi atraksiyonlara girmeden. Özellikle konfor ve hijyen bakımdan kesinlikle tavsiye ettiğimi söyleyebilirim. Tek handikapsa seçtiğim kamp yeriyle festival alanı arasındaki mesafenin yürüyerek 20-25 dk.cık uzaklıkta olmasıydı.
- Diğer büyük festivallere kıyasla festivalin akılda kalıcı bir imzasının olamamsının bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Wacken’i dev öküz kurukafası, Graspop’u dönmedolabı ve hatta Mystic Festival’i kreyn silüetiyle akılda yer etmeyi başarırken Sweden Rock’ın hiçbir yerinde buna rastlamadım. Bu durum merch’lere ve hatta sahnelerin isimlerine kadar da yansımış durumda. Kısacası karakter bakımından biraz silik bulduğumu söyleyebilirim.
- Festival programı gayet yoğundu. Hatta o kadar ki, yeme içmenin yanında standlara ve plak dükkanına bakma fırsatını zar zor buldum. Neyse ki, yukarıda belirttiğim gibi sıra bekleme derdi pek yoktu. Tek handikapsa zaman slotlarını neredeyse her sahne için aynı tutmaları sebebiyle çakışma olasılığının artmış olması.
- Genelde sesler birbirine karışmadı ancak sadece The Flower Kings performansı sırasında UDO’nuın sesi arada arkadan biraz yarışa girdi. Bu denli arkadan gelen yüksek sese başka festivallerde rastlamamıştım açıkçası. Bu şüphesiz ki UDO’nun gür sesiyle de alakalı bir durum tabii ama yine de festivalde yaşanmaması gerekirdi diye düşünüyorum.
- Seyirci bakımındansa en sessiz ve heyecansız kalabalığı burada gördüğümü söyleyebilirim. Bu durum YouTube’a yüklediğim videolarda da farkedilmiş ve pek çok videonun altına aynı yorum gelmiş. Bunun üstüne bir de en çok sandalyeli kalabalığa da burada rastladım. Bunları da fotoğraf kolajlarındaki seyirci fotolarından farkedebilirsiniz. Yani seyirci topluluğu biraz rahatına düşkün 🙂
Sonuç olarak bir festivali hatırda bıraktığı riff’ler, özel performanslar ve anlar akılda kalıcı yapıyor. Bu festival de benim için tam olarak bu beklentileri karşılayan 4 günün ardından öyle bir yer edinmeyi başarmış oldu. O nedenle de her sene tatmin edici düzeydeki line-up’ıyla beraber Sweden Rock Festival‘ı, konforuna nispeten daha düşkün olanlar başta olmak üzere, bir büyük festival deneyimi yaşamak isteyen herkese tavsiye ederim.
Buraya kadar okuma zahmeti gösteren herkese teşekkür edip, çam sakızı çoban armağanı olarak festival öncesi hazırladığım playlist’in linkini bırakayım:























