Georg – Hayret verici. Sanki 3 yıl gibi.
12 yıl oldukça uzun bir zaman. Sigur Rós’ta hayatının üçte birini geçirmişsin.
Jón – Biliyorum, bu delilik.
Grupla beraber geçirdiğin zamandan pişman olmanı beklemiyorum.
Jón – Hayır ama bu yine de çok uzun bir zaman.
İlişkiniz hep verimli miydi?
Georg – Evet, bir sürpriz gibi. Sanki her seferinde baştan başlıyormuşuz gibi. Ágætis Byrjun’u yaparken de böyle hissetmiştik. ( ) albümü bunun uzantısı gibiydi. Çok zor bir dönemdi. Şimdi yenilendik ve yeni bir şeye başlıyormuş gibiyiz. Albüme başlamadan önce tatile çıktık, sonradan geri dönüp bir araya geldiğimizde patlamaya hazırdık. İçimizdeki yaratıcılığımızı biriktirip çoğaltmış gibiydik. Oldukça güzel bir duygu.
Grup elemanları bir arada çok vakit geçiriyor mu?
Orri – Birlikte çok zaman geçiriyoruz ama arada bir mola veriyoruz. Ama tekrar bir aradayken bir günün tamamını bir arada geçiriyoruz. Özellikle de turne sırasında. Altı hafta boyunca aynı otobüste uyuyoruz, beraber uyuyup beraber kalkıyoruz. Yakın arkadaşlar olmamız iyi bir şey.
Turnede üzerinizde büyük baskı olmalı.
Orri – Georg ve benim ailelerimiz var ve onları çok özlüyoruz. Ama konserler her şeye değer. Onca yol kat etmek ve beklemek sizi yıpratıyor ama konser başlar başlamaz hepsi geride kalıyor.
Ne sıklıkta prova yapıyorsunuz?
Kjartan – Prova işinde oldukça kötüyüz. Beraber çaldığımız zaman hep yeni bir şeyler yazıyoruzdur. Tabii turnedeyken devamlı çalıyoruz. Ama stüdyoya gidip de kendi şarkılarımızı prova etmeyiz. Bu bize çok sıkıcı geliyor. Mutlaka yeni bir şeyler yazıyor olmamız gerekir.
Provalarınız uzun sürüyor mu?
Georg – Çok düzensiz. Şarkılara ve o anki ruh halimize göre değişiyor.
Duygularınızdan ve içinde bulunduğunuz atmosferden çok bahsediyorsunuz. Müzisyenden çok medyum musunuz?
Georg – Bir bakıma, evet. Çevremizden beslenerek müzik yapıyoruz. Şarkıları yazmaya başlarken ve onları çalarken etrafımızdaki atmosferi yansıtırız. Şarkılar hislerimizin dışavurumudur. Oturup da önceki gece yazdığımız riffleri çalmayız.
Müziğinizin yönünde anlaşıyor musunuz?
Georg – Evet, hiçbir yönü olmamasında anlaşıyoruz. Bu sadece biz dördümüzün şarkıları çalması, ne yaptığımız hakkında tartışmak değil.
Turne boyunca bir sürü grupla beraber çaldınız. Diğerleri hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Georg – Diğer gruplarla genellikle turnede tanışıyoruz ve turneler ve konserler haricinde konuşacak pek fazla şey olmuyor.
Şarkıları nasıl yazdığınızı konuşmuyor musunuz?
Georg – Sadece gazeteciler bunu merak ediyor. Turneler haricinde, diğer gruplarla kliplerini nasıl çektikleri hakkında konuştuk. Her bir grubun kendine has bir tarzı var. Onun haricinde müzik hakkında pek konuşmuyoruz.
Gazeteciler için kolay bir grup değilsiniz.
Jón – Gazetecilere zorluk çektirmekle isim yaptık. Fotoğrafçılar da bizden korkuyor. Geleneksel grup fotoğraflarında poz vermek bize göre çok zor. “Düzgün bak, çene yukarı” vs. Bu tür rahatsız edici şeylerden uzak durmaya çalıştık. Herkesin şarkıları kimin yazdığını görmek istemesi, kişiliklerimizi tanımak istemesi ve yakışıklı olup olmadığımızı öğrenmek istemesi çok komik. Müziğimizde benim bilmek istemediğim bir büyü var. İnsanlar “Bunu nasıl yapıyorsunuz?” veya “Bu şarkının anlamı ne?” diye sorular soruyorlar. Sigur Rós yaptıklarını severek yapan dört kişi. Bu kadar basit.
Neden müzik hakkında konuşmayı sevmiyorsunuz?
Georg – Bize göre müzik, o an içinde oluşan bir sihir gibi. Müziği didiklemeye başladığınızda bütün sihri kaçabilir. Müzik hakkında yüzeysel konuştuğunuzda onunla ilgili ilginç yeni noktalar yakalayabilirsiniz ama derinlere indikçe sorun başlar. Kaldı ki bir şeyi böyle ince ayrıntısına kadar araştıracaksanız onun önce ölü olması lazım.
Bu senenin son altı haftasına kadar turnede olacaksınız. Bu çok uzun bir yolculuğa çıkmış küçük bir balıkçıya benzemiyor mu?
Georg – Belki de. Balıkçılık yapmadığım için kıyaslayamacağım, ama turne otobüsündeki atmosfer aynen bir denizaltıyı hayal ettiğim gibi. Herkes birbirinin üstünde, kendinize ait tek alan ise dar ve yüksek ranzalarınız. Çoğunlukla gece yolculuk ediyoruz ve pencerelerden karanlıktan başka hiçbir şey göremiyoruz. Eskiden yaptığımız dağ yolculuklarında nasıl canımın sıkıldığını hatırlıyorum. Sigara, bira ve uykudan başka yapacak hiçbir şeyimiz olmazdı. Yine de konserlerde çalmak eğlenceli, en kötü konserler bile eğlenceli geçiyor.
Sıkı konser takipçileriniz var mı?
Georg – Yok. Neden grupie’lerimiz olmadığını da bilmiyorum. Özellikle Avrupa’da takipçilerimiz var. Geçen turnede ilk konserden sonuna kadar bizi takip eden hayranlar oldu. Otobüsümüzün dışında takılırlardı, bizi beklerlerdi. Eğlenceli adamlar.
Albümün ismi Takk… (Teşekkürler). Neden?
Kjartan – Takk. Bizi yıllardır takip eden bir kelime. İşte biliyorsunuz, teşekkür anlamına geliyor.
Bu sizin müziğe bakış açınızı yansıtıyor mu?
Kjartan – Evet, müteşekkiriz. Geldiğimiz noktadan ve işlerin bu şekilde yürümesinden memnunuz.
Geldiğiniz nokta nedir?
Kjartan – İyi bir yerdeyiz. Kendimizi iyi hissediyoruz. Müziğimizi yapabiliyoruz. Bu bizim için bir ayrıcalık. Ama tabii, her şey zamanla değişebilir.
Hlemmur ve Ba Ba Ti Ki Di Do sayılmazsa bu dördüncü albümünüz.
Jón – Doğru.
Takk’ın gelişimiyle ilgili önemli noktalar var mı?
Jón – Takk… belki de diğer albümlerin hepsinden daha zengin bir albüm. Öğrenmeye devam ediyoruz. Von’u yaparken kayıt ekipmanlarını nasıl kullanacağımızı öğrenmek zorunda kaldık çünkü kayıtlarda belli bir sound ve havanın ortaya çıkmasını istiyorduk. Ágætis Byrjun’u kaydederken Ken Thomas’tan da çok şey öğrendik. Bize müziğin frekans vs. gibi saçmalıklar değil, duygu ve ruh hali hakkında olduğunu öğretti. İsimsiz albüm en zor olanıydı. Şarkıları zaten çok uzun süredir çalıyorduk ve stüdyoya girdiğimizde hepsinden bıkmış durumdaydık. Bıkkın olunca yaratıcı olmak çok zor. Bütün bunlardan deneyim kazandık ve ileride bunun bize büyük faydası olacak.
Takk…’ın bir konsepti var mı?
Kjartan – Hayır. Çoğu zaman öyle görünse de kavramların pek içinde değiliz. Konsept her zaman sonradan gelmiştir. Bir işi incelediğinizde onun içinde bir konsept bulmak çok kolaydır ama biz işin başında kafamızda fikirlerle ortaya çıkmıyoruz. Gerçekten, bu bizim tarzımız değil. Sigur Rós akıllı bir grup değil. Yaptıklarımızın ardında derin fikirler yok.
İzlandaca bilmeyenler için Takk…’ın sözlerinden biraz bahseder misin?
Kjartan – Bir tür hikâye hepsi. Bazıları sadece birkaç cümle, ama tamamı çocukça, peri masalı tarzı. Derin ve anlam dolu şeyler değil. Kısa kısa hikâyeler.
Bir grupta dört kişi ve belirlenmiş fikirler yok. Birbirinizle çok iyi anlaşıyor olmalısınız.
Kjartan – Evet, anlaşıyoruz. Anlaşamadığımız zamanlarda ise ortak bir çözüm bulmaya çalışıyoruz. O kadar uzun süredir beraber çalıyoruz ki artık içimiz dışımız bir oldu.
Zaman kavramı çoğu zaman grupların düşmanıdır.
Kjartan – Evet, zaman bir düşman olabilir.
Zamanla insanlar birbirlerinden ayrılabiliyor.
Kjartan – Evet, hiç kimse birbirinin aynısı değil. Evliliğe benziyor. İlişkini beslemek ve fedakârlık göstermek zorundasındır. Yoksa uzun sürmeyecektir. Bu özellikle çok genç yaşta kurulmuş gruplar için geçerli. İnsan davranışları ve değişik karakterler hakkında sürekli yeni şeyler öğrenirsin. Evliliğin tek farkı ise sadece iki insanın birbirlerinin farklılıklarını çözecek olması.
Takk… uzun bir süreç miydi?
Kjartan – 20 aydır bu albüm üzerinde çalışıyoruz. Bu en azından Sigur Rós için normal bir süre.
Jón – Bu çok uzun bir sürecin ardından çıktı. Neredeyse iki yıldır bu albüm üzerinde çalışıyoruz, arada turneye de çıktığımız oldu. Piyasaya çıktığı için çok heyecanlıyım. İnsanların tepkilerini görmek çok eğlenceli olacak.
İnsanların tepkileri sizin için önemli o halde.
Jón – Kesinlikle.
Müziğiniz çok tuhaf yerlerde kullanılıyor.
Kjartan – Evet, bazı şarkılarımız filmlerde kullanıldı.
Filmlerde müziğinizin kullanılması konusunda kurallarınız var mı?
Kjartan – Müziğimizin kullanılacağı sahneleri önceden görmek istiyoruz. Hollywood için bu çok zor oldu. Etrafa sızar diye kimse size piyasaya çıkmamış filmden parçalar yollamaya yanaşmıyor. Ama yollayan olursa inceliyoruz.
Zor adamlarsınız.
Kjartan – Evet. Çoğu zaman onları geri çeviriyoruz.
İnsanlar sizden vazgeçiyor mu?
Kjartan – Kesinlikle. Ágætis Byrjun çıktığı zamanki kadar talep yok bize karşı. Albüm ilk çıktığında bir sürü film, televizyon ve reklam talepleri ile karşılaştık. Bu tür tekliflerin bazıları pek ileri gidemiyor. Life Aquatic gibi filmler bize hitap edebiliyor, ama mesela Buffy the Vampire Slayer gibileri değil.
Buffy için size talep geldi mi?
Kjartan – Uzun zaman önce.
Ve geri çevirdiniz?
Kjartan – Bu hiç zor olmadı!!!
Merce Cunningham ve Hilmar Örn gibi değişik isimlerle çalıştınız. Ne tür müzisyenler olmak istediğinize karar verdiniz mi?
Kjartan – Hayır. Ne tür müzisyenler olduğumuzu anladığımız zaman bu iş bitmiş demektir. Artık heyecanlı olmaz. Biz hep deneyselliğin peşindeyiz. Müzik yapmak denemek ve keşfetmektir. Eğer “şu tür bir şarkı” yapmaya karar verirsek her şeyi sterilize etmiş oluruz. Üzerinde çalıştığımız bütün projelerden keyif aldık. Hepsinin farklı yaklaşımları var. Ortak çalışmalardan ve yan projelerden bayağı tecrübe kazandık.
Merce Cunningham yaşayan bir efsane. Onun koreografisiyle müziğiniz nasıl oldu?
Kjartan – Onun fikrine göre müzik ve dans çakışmak zorunda değil. Tamamen keyfine göre müzik yapan John Cage onun kompozitörüydü. Eskiden müzik ile dans uyumlu olmak zorundaymış, ama bu adamların tamamen farklı fikirleri var. Bizden sadece 20 dakikalık bir müzik yazmamız istendi, o kadar. İnsanları dans ederken görmek eğlenceliydi, ama sahnedeki hareketlerine müziğin direkt bir yönlendirmesi hiç olmadı.
Kazanılan bu başarıdan sonra, üstünlük hissine kapıldınız mı?
Kjartan – Sanmam. İzlanda’da yaşadığımız için memnunuz yoksa böyle bir şeyle yaşayamazdınız. Reykjavik’te arkadaşlarım var ve hiç dikkat çekici bir insan değilim. Hiçbirimiz değiliz ki. Reykjavik’te sözü edilebilecek bir ünlüler kültürü yoktur. Hiç kimse çok önemli kişi statüsüne yükseltilmez. Björk caddelerde rahatça dolaşır ve onu turistlerden başka hiç kimse rahatsız etmez.
İzlanda’daki müzik ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kjartan – Her yerde bolca müzik ortamı var. Yurtdışındayken sıkça İzlanda müziği hakkında sorularla karşılaşıyoruz. Müziğimizi doğayla ilişkilendirmek istiyorlar ve bunun diğer İzlanda grupları için de geçerli olup olmadığını soruyorlar. Bang Gang’den Barði Jóhansson “Screaming Masterpiece” isimli filmde İzlanda’da kimsenin bunları takmadığını ve insanların sadece çalmak istedikleri gibi çaldıklarını söylemişti. Hiç kimse bir şeylere ulaşmak için grup kurmuyor İzlanda’da.
Müziğiniz nelerden etkileniyor?
Kjartan – İlham her yerde ve hiçbir yerde. Yani bir yön gösteremem. İlham her yerden gelebilir; çevreden, etrafınızdaki insanlardan, filmlerden, kitaplardan, dizilerden, anne babadan, ne olursa… Ben kendimi şundan veya bundan esinlendim diye hiç görmedim. Bir dağın tepesindeyken aklımda fikirler üretmem. Orada olduğumdan ve bana hissettirdiklerinden keyif alırım. Bu beni kişilik olarak etkiler ama müzik yapmak konusunda etkilemez.
İnsanların müziğinizi dinlerken belli bir duyguya kapılmalarını istiyor musunuz?
Kjartan – Hayır, kesinlikle hayır. İnsanların açık olmaları ve tecrübe etmek istediklerini tecrübe etmeleri çok önemli. Bir insanın hayatının bir dönemindeki hislerini yansıtan bir müzikle kişisel bağlar kurabilirsiniz. Bu tamamen kişiseldir. İnsanlara fikir ve duyguları empoze etmek istemiyoruz.
Bir albüm çıktığında hepiniz aynı havada oluyor musunuz?
Jón – Hayır.
Yan projelerde çalışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Jón – Çok eğlenceli. Yan projelerde daha derinlemesine ve deneysel çalışabiliyoruz, çünkü her şeye izin var.
Pop kültürünün ismi kötüye çıktı. Politikanın ve sanatın pop kültürüyle yozlaştığı söyleniyor.
Jón – Pop kültürü fast food gibi. Çöp yiyerek besleniyorsunuz ve sonunda onu kabul ediyorsunuz. Belki de her şeyin sonu böyle olacak.
Bir araya geldiğinizde kaç yaşlarındaydınız?
Jón – On sekiz ve on dokuz.
Şimdi istediğinizi yapabiliyorsunuz.
Jón – Evet, aslında bunu en başından beri sürdürüyoruz. İnsanlar bana sık sık büyük bir plak şirketiyle anlaşmanın nasıl olduğunu soruyorlar, ben de onlara küçük bir plak şirketinden farklı olmadığını söylüyorum. Sadece bize daha fazla alan sunuyorlar. On iki yıldır çalıyoruz, kendimizi sanatçı olarak ispatladık ve artık başımızda birilerinin olmasına ihtiyacımız yok. Her şeyi kendimiz yapıyoruz: aranjman, kayıt, miks, master. Klipleri bile kendimiz çekiyoruz. Plak şirketleri bizim hakkımızda endişelenmemeleri gerektiğini biliyorlar, bu yüzden de çok karışmıyorlar. Hatta bize yardımcı oluyorlar.
Başarılı sanatçıların böylesine kendi kendine yeterli oluşu pek sık rastlanan bir durum değil.
Jón – Hayır. Ama baskıyı hissediyoruz. Bütün müziğin haricinde albüm kapaklarını da biz hazırlıyoruz. Yaratıcı kontrolü elden bırakmadık ve diğer insanların bizim için çalışmalarına izin vermedik. Sanırım diğer insanlara güvenmek bizim için de sağlıklı olacak. Bazen gruba kattıklarımız bir hayat tarzından da öte. Gruptaki dört kişi olarak konserlerde çalmak ya da bunun gibi şeyler çok eğlenceli. Ama bunları zorlaştıran bir sürü pratik var ve bütün bunlar çok fazla enerji gerektiriyor. Yorucu oluyor ama sonunda daha iyi bir yere varıyor.
Bu hatalardan sorumlu olduğunuz anlamına da geliyor.
Jón – Kesinlikle.
Son albümün ardındaki anlam yoruma bu kadar açık olamazdı. Sözler yok.
Jón – Aynen öyle. Her şeyin kendi önlerine konulmasına alışmış gazeteciler için yutması büyük bir lokma oldu bu. Şarkılarda isim ve sözler yoktu, böylece onlara kendilerince anlam yüklemek için müziği dinlemeleri gerekti. Bu onlar için çok zordu. Sonunda sözlerin eksik olduğu yorumlarını yaptılar. Bu çok kötü.
Takk…’tan sonraki albüm için ara daha kısalacak mı?
Jón – Belki, umarım. Belki de yakında emekliye ayrılmalıyız.
Ne yapardın?
Jón – Şehirden uzak bir köye taşınmak güzel olurdu. Bir kulübe alıp kendi sebzelerimi yetiştirmek.
Bu Noel’den önce olmayacak.
Jón – Gelecek sene de olmayacak.
İzlanda’da konser vermeyeli oldukça uzun bir zaman oldu, yakında da bir konseriniz olacak.
Orri – Evet, çok uzun. Önümüzdeki yaz İzlanda’da turneye çıkacağız. 1999’da yaptığımız gibi her yeri dolaşıp en az beş ya da altı konser vermek istiyoruz. Bayağı güzel olmuştu. Vopnafjörður’da 25 kişiye çalmıştık.
Jón – Evet, Ekim’in başında bir konserimiz olacak. Oldukça iyi olacak. Ama hep şu sorun var. Bizde konser salonu yok. İzlanda’da birçok spor salonu var ama hiç konser salonu inşa edilmiyor. Böyle olması utanç verici.
Artık daha çok insan gelir.
Orri – Belki, eğer o gece maç yoksa. Ben olsam maça giderdim.
İzlanda seyircisi diğer seyircilerden farklı mı?
Orri – Özellikle güney Avrupa’daki seyirci daha rahat, daha sınırsız. İzlanda seyircisi biraz daha çekingen. Kendilerini aptal durumuna düşürecek bir hareketten kaçınıyorlar. Bu kötü bir durum değil, ama kendinden geçmiş bir seyirciye çalmak her zaman daha güzel.
İzlanda’daki konserlerde rezil olmaktan korkuyor musun?
Orri – Evet, annem ve babam da o konserlere geliyor.
Tekrar İzlandaca söylemeye başladınız.
Orri – Evet.
Neden?
Orri – Şarkılara söz yazmayı istedik. Önceki albümde sözlerin olmayışı, yıllar önce o şarkıların yazılmış olması ve Jón’un bu şarkıları hep Hopelandic ile söylemesi yüzündendi. Şarkılar tamamen oturmuştu ve havadan onlara söz katmak çok tuhaf olurdu. Bu sefer stüdyoya girerken elimizde sadece iki şarkı vardı ve bunlarda söz yoktu. Yeni bütün şarkılarda sözler var.
Jón – Şarkı sözü yazmak bu sefer eğlenceli oldu. Kendimizi sözlerle ifade etmek her zaman zor olmuştur. Oysa müzik daha kolay bir şekilde akar. İş kelimelere geldiğinde donar kalırız. Şarkıları beraber dinledik ve müziğin içimizde kelimeleri tetiklemesini bekledik. Sanırım bu deneyim öğretici oldu. Şarkı sözleri basit ve naif. Yaşanan anlar ve küçük maceralar. Çok derin şeyler değil.
Yaşanan anları ve küçük maceraları derinlemesine anlatma eğilimi var ama.
Jón – İnsanlar nedense belirgin bir anlam ifade etmeyen şeylerin peşinden derin yorumlara girip anlamlar türetiyorlar.
Konserlerinize gelen birçok kişi, konser boyunca uyuya kaldıklarını, ama bunun çok güzel bir duygu olduğunu söylüyor. Bunu fark ettiniz mi? Seyirciye bakıp da insanların uyuduğunu gördün mü?
Kjartan – Bunu hiç görmedim. Seyirciye pek bakmam. Yaptığım işe konsantre olurum.
İnsanların müziğinizle uyuyakalmaktan keyif aldığını duymak size göre bir iltifat mı yoksa hakaret mi?
Kjartan – Bunu bir iltifat olarak alırım. İnsanların müziğimiz hakkında değişik fikir ve duygulara sahip olduklarını görmek hoşuma gider. Ama esas neden sanırım ortamın çok sıcak oluşu ya da bunun gibi bir şey.
Belki de müziğin güzelliğinden çok etkilendiler ve bunu kaldıramadı bünyeleri?
Kjartan – Belki de yeteri kadar su içmediler!