“Affedersiniz, bu Brighton treni değil mi?” diye sordum.
“Evet, öyle olmalı!” diye yanıtladı adam.
Güneşli bir Temmuz gününde, Londra’daki tren istasyonunda vagona geçip yerimi alırken içimde kabaran o tanıdık duyguya engel olmaya çalışıyordum: sevinçle heyecanın birbirine karıştığı, insanın içini hafifçe titreten o hâl. Daha ben ne hissettiğimi anlamaya çalışırken tren çoktan Brighton’a doğru hareket etmişti.
Heyecanımı bastırmak için kulaklığımı takıp Houdini albümünü açtım ancak müzik işe yaramadı; aksine içimdeki coşku daha da büyüdü. Bir süre sonra pes edip kapattım. Başımı cama yaslayıp dışarıyı izlemeye başladım. Uzun uzun… Hiçbir şey düşünmemeye çalışarak. Ama yine de içimde hâlâ 18 yaşımda gittiğim Metallica konserindeki o çocuksu heyecan vardı.
Brighton’da trenden indikten sonra sahile ulaşmak için uzun sayılabilecek bir yokuştan aşağı yürüdüm. Birkaç kilometrelik yolun ardından denize vardım. İnsanlar güneşleniyordu; havada o yaz günlerine özgü rahatlık vardı. Ama garip bir şey dikkatimi çekti: denizde yüzen kimse yoktu. Oysa deniz ne dalgalıydı ne de ürkütücüydü. Yine de kimse suya girmiyordu.
Bir bara oturup biraz soluklanmaya karar verdim. Ama daha sandalyeye tam yerleşemeden bunun zaman kaybı olduğunu hissettim. İçimde heyecan öyle büyüktü ki, yerimde duramıyordum. Kalktım. Ne yapacağımı bilmiyordum; sadece hareket etmem gerektiğini hissediyordum.
Normalde yeni bir şehre geldiğimde etrafı keşfetme isteği ağır basardı. Sokaklara dalar, tarihi mekânları arşınlar, o şehri biraz olsun tanımaya çalışırdım. Ama bu kez öyle değildi. Merak yoktu, oyalanma yoktu. Aklımda tek bir şey vardı: Melvins konseri.
“En iyisi erkenden mekâna doğru yürümek,” diye düşündüm. “Hem yolu görmüş olurum.”
Bu düşünceyle adımlarımı hızlandırdım. Tam o sırada karşıdan gelen birini fark ettim. İlk kez görüyordum ama onu dünyanın neresinde görsem tanırım. Biraz dalgın, biraz düşünceli bir hâli vardı.
King Buzzo bana doğru yürüyordu.
Selam verdim, konser için geldiğimi söyledim. Gülümseyerek teşekkür etti. Müziğine duyduğum hayranlığı dile getirdim; o da mütevazı bir sıcaklıkla karşılık verdi. Sonra birlikte bir fotoğraf çektirdik. “İyi akşamlar,” dedi. Ben de aynı dilekle karşılık verip yanından ayrıldım. Birkaç adım attıktan sonra durup kendi kendime fısıldadım:
“Az önce ne yaşadım ben?”
Heyecandan ne yaptığımı bilmez bir hâlde Brighton sokaklarında bir saat kadar yürüdüm.
Bir süre sonra konserin yapılacağı Chalk adlı mekâna doğru yürümeye başladım. Yaklaşık 700–800 kişilik bu salonun kapısından içeri adım attığım anda ilk fark ettiğim şey karanlıktı. Işıklar loştu, ortamın kendine has o yoğun ve kapalı havası, birazdan yaşanacakların habercisi gibiydi.
İlk sahneye çıkan grup Redd Kross oldu. Alternatif rock ile punk arasında gezinen tarzlarıyla adeta bir rock’n roll partisi havasında geçen uzun bir setlist sundular. Seyirciyi yavaş yavaş ısıtan, enerjiyi katman katman yükselten bir performanstı bu; Melvins öncesi kusursuz bir hazırlık.
Üstelik sahnede tanıdık bir isim de vardı: Melvins’in basçısı Steven McDonald. Kardeşi Jeff ile sahne üzerindeki atışmaları, aralarındaki rahatlık ve esprili diyaloglar performansa ayrı bir keyif katıyordu. Sadece müzik değil, sahnedeki o doğal ve samimi enerji de izlemeye değerdi.
Melvins’in sahneye çıkışı kelimenin tam anlamıyla gümbür gümbürdü. Daha ilk saniyeden salonu sarsan o yoğun ses, gecenin kaderini anında tayin etti.
Dale Crover ve Coady Willis’in iki davulla kurduğu kusursuz senkronizasyon sahnenin omurgasını oluşturuyordu. Ritim adeta bir çığ gibi büyüyor, her vuruş salonun içine işliyordu. Bu güçlü altyapının üzerinde King Buzzo sahnede adeta devleşiyor; kendine has duruşu ve gitarıyla bütün dikkati üzerine topluyordu. Steven McDonald ise enerjisi ve eğlenceli sahne hâlleriyle bu yoğunluğa hareket katmaya devam ediyordu.
Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde ortaya müthiş bir konser atmosferi çıkıyordu.
King Buzzo, üzerine göz figürleri işlenmiş pelerini ve her yöne savrulan beyaz saçlarıyla adeta bir lider gibi gitarını kontrol etme biçimi ve amfisinden aldığı feedbacklerle oluşturduğu gürültüler performansa müthiş bir hava katıyordu.
Honey Bucket, Hag Me ve Night Goat çalmaya başladığında oluşan mosh pit görülmeye değerdi.
Seyirciyle diyaloğun neredeyse sıfır olduğu gecede setlisti soluksuz çalan grup yaklaşık bir saat on dakika sahnede kaldı.
Günün başından beri içimde biriken o heyecan Brighton sokaklarında karşıma çıkan beklenmedik sürpriz, sahnedeki o enerji ise kelimelere sığmayacak kadar yoğundu… Ve her şey tek bir noktada buluştu: Melvins gerçekten kusursuzdu.
Bugün King Buzzo’nun doğum günü; kendisine müziği ve ruhumuza kattıkları için minnettarız.
Ses için yollara düşenlere ve gürültüde kendini bulanlara selam olsun!

