İsveç’ten çıkan ve kendi tanımlamalarıyla ‘adventure rock‘ icra eden Hällas 4. albümüne ulaştı. Grubun eski gibi hissetirirken bunu yeni bir şekilde icra ettiği tarzını tarif etmek zor hakikaten, o yüzden kendi tabirleri ‘adventure rock‘ı kullanmak belki de en iyisi. Aslında şimdiye kadar çıkan tüm albümlerini dinlerken ister istemez anımsadığınız Uriah Heep, Iron Maiden, Rush, hatta ABBA gibi devlerin hiçbirine de benzemiyorlar bir yandan da. Bu kadar bilindik sularda yol alırken bu denli özgün bir rota çizmeleri gerçekten takdir edilesi. Panorama da bunu sürdürüyor kesinlikle.
Albüme giriş yapmadan önce grubun ve kendimce onlarla haşır neşir oluşumun hikayesiyle giriş yapmak iyi olur diye düşünüyorum. Beni ilk kez karşıladıklarında 2020 tarihli ikinci albümleri Conundrum‘u çoktan yayınlamışlardı bile ve ben o senenin sonuna doğru bu albümü ilk kez dinlemiştim ve bir daha hiç bir şey eskisi gibi olmamıştı. Sadece grupla olan muhabbetimde tabii 🙂 Bu albümde yukarda kısaca bahsettiğim şeyi başarmalarından etkilenip hemen ilk albümleri Excerpts from a Future Past’e geçiş yapmıştım. Ve tabii orada da aynı durumla karşılaşınca, Hällas artık benim için bundan soraki adımlarını merakla takip edeceğim grupların arasına girmişti bile. Sonrsında 2022 yılında üçüncü albümleri Isle of Wisdom geldi ve çizgilerinde yine gram sapma olmamıştı ve tabii bestelerinin kalitesinde de. Grubun başlangıç noktasında olanlar için bu albümlerden birer seçki yapmam gerekirse grubun farklı yönlerini yansıtan Star Rider, Tear of a Traitor ve The Wind Carries the Word üçlüsünü tavsiye edebikirim.
3. albümün de başarısının ardından, bu noktada kendimce her başarılı grubun er ya da geç ulaşacakları yol ayrımına ulaştıklarını düşündüm. Ya aynı yolda devam ederek kendilerini tekrar edip aynı parçaları yazmaya devam edeceklerdi, ya da yeni yollar bulup oraya yöneleceklerdi. Kimi bu sınavdan başarıyla geçip unutulmazlar arasına adını yazdırmayı başarırken, çoğuysa yanlış yollara sapıp bu ayrımdan itibaren kitlelerin ilgisini yavaş yavaş kaybetmeye mahkum oluyordu. İşin kötüsüyse hangisinin doğru yol herkes için farklı olması 🙂
Ve böylelikle Panorama‘ya giriş yapalım. Öncelikle bu noktada yaptıkları ilk seçim olarak albümü bağımsız bir şekilde yayınlama tercihinin kesinlikle çok doğru olduğunu belirtmem gerek. Böylelikle oyunun kurallarını yapım firmasından bağımısız olarak kendileri koyma imkanı sağlamışlar. Elde var bir. Bağımsızlıklarını ilan ettiklerini, öncekilerle aynı dinleme süresine sahip, fakat daha deneysel olan ve daha az parça barındıran albüm hissettiriyor zaten. Bu özgürlüğü bir fırsat bilip eldeki bütün malzemeyi dinleyenin üstüne boca etmemeleri de bir başka doğru seçim olmuş kesinlikle, ve elde var iki. Zaman içerisinde olgunlaşan besteciliklerini de en doğru şekilde kullanıp, yormayan bir orkestrasyonla zenginleştirdikleri besteler de cabası. O zaman elde var üç :)) Daha ne olsun?
Bu bestecilik yönündeki olgunluklarını en iyi yansıtan da 7 bölümlük giriş süiti Above the Continuum olmuş. Her bölümü ayrı bir lezzette ama bir bütünlük arzeden parça uzun süreli parçalara olan zaafiyetimden de faydalanarak albümde en beğendiğim kısım oldu diyebilirim. Hatta belki de zaman içinde Hällas külliyatının tamamı için de…
Arkasından ise yine doğru bir tercih olarak Face of an Angel geliyor. Grubun omurgasında önemli bir konuma sahip ve Star Rider, Carry On gibi parçalarla süregelen hit parça aksını bu parça da devam ediyor ve ilk farkada farklılaşmış olabiliriz belki ama biz hala aynıyız mesajı iletilmiş oluyor.
The Emissary ise yine albümün ve grubun ortalamasını yansıtıp, hem albümün haberci teklisi hem de tam ortasında yer alan parçası olma görevini başarıyla yerine getiriyor. Tabii insan bu keyifli parça keşke sondaki fade out’la cart diye kesilmeseydi diye düşünmeden de edemiyor 🙂 Sahi o ilk dönem heavy metal albümlerinden kopup gelmiş hissi veren gitar solosu devam etseydi nereye varacaktı acaba?
Sonrasında Bestiaus da üzerine düşen albüme soluk aldırma görevini icra edip kenara çekiliyor. Sadece sonu biraz gereksiz uzatılmış diyebilirim. O da finale hazırlık için olsa gerek.
Ve gelelim albümün epik finaline. At the Summit’in süresi altı dakika olabilir ama ruhu epik işte 🙂 Daha uzun olsaydı daha mı güzel olurdu? Buna az önce bahsettiğim uzun süreli parça zaafetime rağmen ben bile evet diyemeyebilirim. Bu kararında epikle Hällas muhtemelen hedef olarak koyduğu 45 dakikanın altında kalmayı başarıyor ve bir kez daha hedefi isabet ettirmiş oluyor.
Sonuç olarak Hällas Panoram’da yukarıda bahsettiğim yollardan ikisini de seçmiş aslında. Hem kendi gibi olmaya devam etmiş, hem de buna biraz deneysellik sosu eklemiş. Ve bu da albümün lezzetini arttırmış. Böylelikle 4. albümden de olgunlaşarak büyüyerek çıkmışlar. Sonraki albümlerini de kendi etiketleri altında kaydedeceklerini varsayarak, bunun sağlayacağı serbestlikle yeni yollar araştırarak devam ederlerse bana göre kaybolmadan yine hedefi bulabilirler. Bir yandan da kendileri gibi olarak kalmayı başarıyorlar nasılsa.
Öne Çıkanlar:
- Above the Continuum
- The Emissary
- At the Summit
Öne Çıkanlar:
- Above the Continuum
- The Emissary
- At the Summit

