Edgar Allan Poe’nun gotik edebiyatın en karanlık ve ünlü eserlerinden olan Raven şiirinde, kahramanımız çok sevdiği sevgilisi Lenore’un ölümünün yasını tutmaktadır. Zihni, hatıralar ve acı dolu düşüncelerle parçalanmış hâldedir. Kapısına gelen kuzguna sorular sormaya başlar. Ancak kuzgundan aldığı cevaplar hep “asla” olur. Kuzgun, sonsuz acının kalıcı bir sembolüdür. Adamın ruhu artık karanlığın içine hapsolmuştur ve umudun geri dönmesi “asla” mümkün olmayacaktır.
“Nevermore…”
Poe’nun şiirinden esinlenerek adını alan Nevermore’un hikâyesi de böylece başladı. Öyle ki, sadece bir metal müzik grubu olarak bakmanın Nevermore için bir haksızlık olacağı düşüncesindeyim. Metal müziğin karanlık ve derin duygularını, her biri ayrı bir yetenek olan müzisyenlerin ellerinde dışa vuran destansı bir hikâye yaratan çok ama çok özel bir grup oldu. Bu efsanenin kaderi ve müziklerinin epik yolculuğu ise kendinden emin ve sağlam bir yapıdayken belki de zamansız denebilecek ayrılıkla — mutsuz biten bir film misali — hüzünlü bir sona evrildi. Lakin miras o kadar büyüktü ki yeni başlangıçlara vesile olması kaçınılmaz olacaktı…
Nevermore, 1991-1992 yıllarında (tam da döneminde) Seattle metal sahnesinin yaratıcı ama bir o kadar da çalkantılı bir döneminde çıkış yaptı. Seattle sahnesi grunge patlamasıyla çalkalanırken o sırada Sanctuary adlı heavy/power metal grubu, plak şirketi Epic Records’ın baskısıyla müzikal bir yön değiştirmeye zorlanıyordu. Şirket, dönemin ticari rüzgârına uyum sağlamak için grubu grunge’a kaydırmak istiyordu. Ancak bu durum, grubun yaratıcı isimleri olan Warrel Dane ve Jim Sheppard için kabul edilemezdi. Sanctuary’nin müzikal kimliğinin kaybolması yerine bitirilmesi tercih edildi. Grup 1992’de dağıldı fakat Dane ve Sheppard müziği bırakmayı düşünmüyorlardı. İkisi, Sanctuary’nin “küllerinden yeni ve daha özgür olarak doğması gerektiğini” hissediyordu.
Sanctuary dağıldıktan sonra Warrel Dane, Seattle’da gitarist arayışına girdi. O sırada henüz çok genç olan Jeff Loomis, yaşına göre çok daha olgun ve karanlık melodileriyle inanılmaz bir yetenek olarak Dane’in dikkatini çekti. Aslında daha önce bir denemeleri olmuştu ancak çok genç olan Loomis o dönem reddedilmişti. Ancak bu sefer durum farklıydı. Loomis’in melodik ama son derece teknik tarzı, Dane ve Sheppard’ın kurmak istediği yeni müzik için biçilmiş kaftandı. Ayrıca Loomis’in kendine ait progresif bir riff yazma dili vardı ve bu dil, Nevermore’un karakterini oluşturacak yapı taşlarından biri olacaktı. Üçlü, Sanctuary’nin devamı gibi olmayan, tamamen yeni bir sayfa açtıktan sonra 1994 yılında gruba Van Williams dahil oldu. Williams’ın ritmik keskinliği ve progresif davul yazımı, Loomis’in gitar mimarisiyle mükemmel bir uyum sağladı. İlave olarak Sheppard’ın yaratıcı riffleri ile Dane’in ruhumuza işleyen ve müziğin etkisini katlayan özel sesiyle Seattle sahnesi grunge ile meşgulken, Nevermore tüm anormalliğiyle kendi karanlık yolunda ilerlemeye başladı. Bu yol, grubu zamanla progresif metalin en etkili ve özgün isimlerinden biri hâline getirecekti.
1. NEVERMORE (1995)

Progresif metal dünyasını sallamaya hazırlanan grup, yayınladıkları ilk demolarla dikkatleri üzerine çektikten sonra geçiş süreci için biraz daha thrash ve power etkilerinin yoğun olduğu, kendi isimlerini taşıyan ilk albümlerini yayınladılar. Dane, Sanctuary dönemine nazaran daha bariton bir vokal tarzı ile Nevermore’un yenilikçi yüzünü ortaya koymaya başlarken bu tarzın karanlık müziğe dramatize edilmesi ve oturması birkaç albüm daha sürecekti. Loomis’in progresif gitar tekniği ise grubu Sanctuary döneminden ayıran belki de temel etken oldu. Bu albümün, daha çok kimliğini kazanmaya çalışan bir grubun dönemin müziğine karşı duruşunu simgeleyen bir yapıda olduğunu söyleyebilirim. Köklü bir dönüşüm yerine adım adım yapılan bir geçiş. Kötü bir albüm demek çok yanlış olur ancak bu geçiş sürecinde beklenen bazı tutarsızlıklar göze çarpıyor. Çok daha kötü çıkış albümü olan gruplar dinlediğimiz aşikâr. What Tomorrow Knows, C.B.F., Garden of Grey gibi sağlam şarkılar ile balad tadında pasajların sert rifflerin progresif geçişleriyle birlikte yoğurulması, tiz ve bariton vokallerin ortaya çıkan müziğe harmanlanması sonucu Nevermore hikâyesinin açılışı yapılmış oldu.
2. THE POLITICS OF ECSTASY (1996)

Nevermore, açılış albümünden hemen bir yıl sonra tarzlarını daha da olgunlaştıracak bir transfer yaptı. Eski death metal gitaristi Pat O’Brien katıldı ve 90’ların en iyi albümlerinden birini kaydettiler. The Politics of Ecstasy, Nevermore’u 90’ların ikinci yarısının en umut vadeden grubu hâline getiren albüm diyebilirim. Loomis’in yaratıcılığını bir kenara koyarsak bu albümdeki en önemli fark, Dane’in ne denli sağlam bir vokal olduğunu ortaya koyduğu performansıyla kanıtlaması oldu. Geoff Tate tarzında değişken sesler, fırtına misali sert çıkışlar, kırılgan ve derinden clean’lere ilave, ilk albümde de kendini kanıtlayan Warrel Dane’in şarkı sözü yazımındaki başarısı ile The Politics of Ecstasy albümü, döneminin en iyi albümlerinden biri olarak Nevermore’u görkemli bir kariyere taşıdı. İlk dinlediğinizde yadırgayabileceğiniz bir vokal olan Dane’in sesi biraz daha dikkatlice dinlendiğinde ne kadar özel olduğunu gösteriyor ve tabiri caizse müptelası olmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Albümün adı, Timothy Leary’nin aynı adlı kitabından geliyor; bu da albümün bilinç, bireysel özgürlük, siyasi manipülasyon gibi konulara eğilmesinin temelini oluşturuyor. Albüm, post-thrash ve death metale yakın progresif rifflerle müzikal anlamda ciddi bir doyum sunuyor. Hem teknik hem de ruhani bir doyum.
3. DREAMING NEON BLACK (1999)

Albümün çıkışı, Warrel Dane’in kendi hayatındaki acı dolu gerçek bir olayı tema olarak almaktadır. Gençlik döneminde ilişki içerisinde olduğu kız arkadaşı bir tarikata katılır ve ortadan kaybolur. Yıllar sonra ortaya çıksa da bu olay Dane’de öfke ve hüzün krizleri yaşatacak ağır bir yük ve suçluluk hissi bırakmıştır. Albümün hikâyesi bu kayboluşun kurgusal bir versiyonudur. Önceki albümlerdeki teokratik ve politik sorgulama bu albümde biraz daha hüzünlü bir anlatıma evrilmiş durumda. Öyle ki Dane bu albüm için yıllar sonra şöyle demiştir:
“Bunu yazarken aklımın bir kısmını kaybettim. Kaybettiğim şeyin bir kısmı hâlâ dönmedi.”
Warrel Dane bu albümde zaman zaman fısıltılar şeklinde, titreyen vibrato vokallerle ve kendi back vokalleriyle birlikte ikili sesleri bolca kullanmaya başlamış ve olgun Nevermore vokallerini hayata geçirmiş inanılmaz bir performans sergiliyor. The Lotus Eaters şarkısı başta olmak üzere neredeyse her şarkıda acısını ve ıstırabını kelimenin tam anlamıyla hissedebilirsiniz. Diğer yandan Loomis’in karanlık riffleri anlatılan hikâyeyi tüyleri diken diken edecek seviyeye getiriyor. Tabii bulunduğu her projede tarzını net bir şekilde anlayabildiğim ve aşırı beğendiğim davulcu Van Williams ve Sheppard’ın bu ikiliye sağladığı atmosfer ile de power/thrash tarzından karanlık progresif metal tarzına geçişin tamamlandığı albüm diyebiliriz. Anlatım, sözler, müzikal geçiş tekniği o kadar iyi ki karanlık, melankoli ve hüzün yüzünüze tokat gibi çarpıp sizi etkisi altına alıyor. Albümün atmosferi tam anlamıyla böyle…
4. DEAD HEART IN A DEAD WORLD (2000)

Loomis’in şaheseri denebilecek, 7 telli gitarın geniş ses aralığında çok daha agresif ve bir o kadar da akustik geçişlerle duygu yüklü muhteşem bir albüm. Dreaming Neon Black albümünde ortaya konan başarı bu albüm ile çok daha üst seviyelere çıkarıldı. Çok daha modern bir tasarım ile çok daha kaliteli bir sound ve kayıt ile şarkıların kendi içindeki olgun ve katmanlı akış, death metal rifflerine yakın öfkeli rifflerle birlikte o kadar uyumlu bir atmosfer yaratıyor ki eminim birçoğunuzun da başucu albümlerinden biridir Dead Heart in a Dead World. Bu albümle birlikte Nevermore da metal dünyasına adını, karakteri ve müziğiyle altın harflerle kazıdı diyebiliriz. Albüm Narcosynthesis, We Disintegrate ve Inside Four Walls ile gümbür gümbür başlıyor. İyice yorulduktan sonra ise Evolution 169 ile biraz dinlenmeye çekiliyoruz. Ardından ikinci perde başlıyor… The River Dragon Has Come gibi bir şarkıyı yazmak için müzik dehası olmak gerekir. Vokalleriyle, gitar riffleri ve solosuyla tam bir başyapıt. Ancak bu sadece ikinci sahnenin başlangıcı. Ardından bir Nevermore baladı olan The Heart Collector geliyor. Sonrasında ise cover’ın nasıl yapılması gerektiğine dair bir ders niteliğindeki Sound of Silence yorumu geliyor ki, şarkıyı ilk kez dinlediğim zamanki yaşadığım şoku asla unutmayacağım. Ardından albüm biraz duygusallaşıyor ve Insignificant ile hüzün ve öfkeyi harmanlıyor. Ardından yine albümün en iyi şarkılarından olan, nihilist bir manifesto niteliğindeki — ki benim de bir numaralı şarkımdır — Believe in Nothing ile müzikal doyumu bizlere yaşatıyor. Öfke ve hüznün bu kadar iyi iç içe geçmiş bir şekilde işlenmesi ve kişide bıraktığı etki o kadar iyi ve atmosferi o kadar yüklü bir albüm ki, tamam dediğiniz anda albümle aynı ismi taşıyan kapanış şarkısı Dead Heart in a Dead World ile bir darbe daha yiyoruz. Bir albümde bu kadar çok hit şarkının olması inanılmaz. Nitekim bunu başaran çok az grup var. Albüm, insanlığın çürümesine karşı haykırış niteliğinde. Dane’in de dediği gibi:
“Ruhsuz bir dünyada hayatta kalmaya çalışan ölü bir kalp…”
5. ENEMIES OF REALITY (2003)

2001–2003 arası Nevermore için sancılı bir dönem oldu. Dreaming Neon Black turnesi Warrel’ı psikolojik olarak çok yıpratmıştı ve Dead Heart in a Dead World albümü sonrası turneler uzun, yorucu ve agresifti. Ayrıca prodüksiyon ile ilgili bazı karmaşık durumların içine girilmişti. Prodüktör Andy Sneap’in o dönemki takvimi çok yoğun olduğu için prodüksiyonu başka birine verdiler. Bu kaotik ortamda yapılan Enemies of Reality albümü ilk yayınlandığında aşırı ham ve boğuk bir sound’a hâkimdi ve Nevermore sevenler için bir hayal kırıklığıydı. Ancak Andy Sneap 2005 yılında albümü baştan remiksledi. Bu remiks albümü çok daha net ve agresif bir hâle getirdi. Bu şekilde albümü anlamak da daha sağlıklı bir hâle gelmiş oldu. Albümün teması psikolojik şiddet, varoluşsal çöküş ve toplumsal nihilizm üçgenini kapsıyor. Albüm Enemies of Reality ile öyle bir giriş yapıyor ki… Nevermore klasikleri arasına giren bir başka başyapıt… Loomis’in ne kadar yetenekli bir gitarist olduğunu tekrar görmüş oluyoruz. Hatta Loomis bu albüm için şöyle diyor:
“Bu albümde içimdeki bütün öfkeyi kustum.”
Devamında “Never Purify” gibi Dane’in en özel ve içten itiraflarını içeren bir şarkı geliyor. Bu yolculukta, blast’a yakın double kick sekansları, aşırı sert riffler ve Dane’in öfke ve hüzün dolu vokalleriyle hipertansiyon seviyesinde ilerleyip Tomorrow Turned Into Yesterday şarkısında biraz soluklandık derken I, Voyager patlamasını yaşıyoruz. I, Voyager progresif yapısı, akılda kalıcı nakaratı ve epik gitar solosu ile bir başka Nevermore başyapıtı. Sonrasında ise Kant’ın Noumena felsefesini referans alan enstrümantal bir denemenin ardından ani geçişleriyle ve öfke dolu riffleriyle Seed Awakening ile yolculuğumuzu sonlandırıyoruz. Albümde neredeyse her şarkıda “Bunu yazan ve yapan insan olamaz” diye düşünmemize sebebiyet veriyor. Bu noktada şarkılara has özel dokunuşlar olduğunu söylemem gerekiyor. Diğer albümlere göre bir tık geri planda kalmış olsa da grubun daha da sertleştiği ve farklı denemeler yaptığı özel bir albüm.
6. THIS GODLESS ENDEAVOR (2005)

Bu albüm, tüm üyelerin müzikal olarak en olgun hâline ulaştığı dönemin bir simgesi diyebilirim. Loomis hayatının belki de en iyi sololarını bu albümde yazmıştır, Dane söz yazarlığında — her zamanki gibi — zirvededir, Williams ve Sheppard ise ritmik olarak kusursuzdur. Ayrıca Andy Sneap prodüksiyonunun zirvelerinden birisini icra etmiştir. Kaotik ortam kaybolmuş ve herkes Nevermore müziğine odaklanmıştır. Tematik bir albüm değildir ancak Warrel Dane bu albümde edebi açıdan en yoğun ve metaforik sözlerini yazmıştır. Warrel Dane bu albümde çok daha felsefi, şiirsel ve apokaliptik bir dil kullanmış ve üzerine bir de şöyle demiştir:
“Bu albüm, insanlığın kendini kandırdığı bir dünyaya yazılmış lanetli bir kutsal kitaptır.”
Her albümde çıtayı sürekli yukarıya taşıyan grup bu albümde ciddi anlamda teknik ve artistik zirvesindedir. Artistik diyorum çünkü vokaller, davullar, gitarlar; tam anlamıyla her grup üyesinin şov yaptığı bir albüm. Genellikle şarkılardan bahsediyorum ancak burada bahsedebileceğim çok da bir şey yok. Her şarkı ayrı bir seviye. Kötü bir şarkı bile yok. Hepsi inanılmaz kaliteli ve güçlü, bir o kadar da hisli şarkılar. Born herhâlde dünyanın en iyi gitar sololarından birine sahip aşırı agresif bir şarkı. Final Product progresif yapısı, muhteşem davulları ve gitar soloları ile kulaklarımıza bayram ettiriyor. My Acid Words ve Bittersweet Feast yine üzerine birkaç cümle söylenmesi gereken şarkılar olsa da burada biraz tasarruf edip Sentient 6 şaheserinden bahsedeceğim. Albümün duygusal ağırlık merkezi diyebileceğim bu şarkı Warrel Dane’in distopik, insanlığın yok oluşu ve yapay zekânın yükselişi temalarını kişiselleştirdiği nadir eserlerden biridir. Sentient 6 adındaki yapay zekâ karakteri, insanları gözlemleyen, onlardan öğrenen, onları gereksiz gören ama aynı zamanda “duyguyu” anlamaya çalışan bir varlıktır. Bu açıdan şarkı, Blade Runner, Terminator, Ghost in the Shell gibi yapay zekâ felsefesine odaklanan karanlık bilimkurgularla tematik paralellik taşır. Aynı zamanda Dane’in dünya görüşündeki insanlık eleştirisinin zirvelerinden biridir:
“Biz dünyaya layık değiliz; dünya bizden kurtulmayı hak ediyor.”
Şarkının son kısmındaki teatral geçiş bu hissiyatı körükleyen bir yapıya sahip. Yine özel birkaç şarkıyı es geçerek yürekleri parçalayan Sell My Heart for Stones şarkısına değineceğim ki, akustik pasajları, ani yükselişleri ve Dane’in adeta şov yaptığı vokalleriyle bir başka başyapıt. Daha fazla güzelleme ile yorulmamanız adına yine 2 muhteşem şarkıyı es geçip kapanış şarkısı ve albüme adını veren This Godless Endeavor ile devam edelim. Şarkı, albüm kaydedilirken en geç tamamlanan parçadır. Dane, sözlerini yazarken haftalarca stüdyoya kapanmış, not defterleri dolusu metin oluşturmuştur. Jeff Loomis besteyi tamamladığında Dane şu cümleyi söylemiştir:
“Bu sadece bir şarkı değil. Bu benim manifestom.”
Prodüktör Andy Sneap de şarkının kayıtlarını “Nevermore’un bugüne kadarki en epik kompozisyonu” olarak tanıtmıştır. Hem müzikal hem lirik olarak albümün doruk noktasıdır. Şarkı tanrı, toplum ve zihin kavramlarının kötü yanları için yazılmış çok büyük bir değerdir. Neredeyse 9 dakikalık bir müzik şöleni. Bu şarkı tek başına bile Nevermore’un neden modern metalin zirvesi olduğunu göstermekte. Her yönüyle muhteşem…
7. THE OBSIDIAN CONSPIRACY (2010)

Nevermore’un son stüdyo albümü olduğu için hem müzikal hem duygusal anlamda grubun “kapanış sahnesi” gibi düşünüldüğü son albüm. Warrel Dane’in solo albümü Praises to the War Machine (ki bu albümü ayrıca incelemek gerektiği düşüncesindeyim) sonrası yazım tarzının değişmesi, Jeff Loomis’in daha modern metal etkileri taşıyan riff’lere yönelmesi ve grup üyelerinin ilişki dinamiklerindeki yorgunluklar nedeniyle bu albüm hem önceki albümlere kıyasla farklıdır hem de bazı açılardan Dane–Loomis ikilisinin son ortak sanatsal çalışması niteliğindedir. Dane’in biraz daha melodik bir tarza geçişi ile Loomis’in daha temiz, keskin ve dijital modern teknikler kullanması sıkı bir Nevermore takipçisinin kulağından kaçmayacaktır. Ayrıca yorgunluk ve fikir ayrılıkları da önemli bir neden olmaya başlıyordu. Üstelik grup, bu zamana kadar bahsetmediğim bir diğer önemli konudan da muzdarip bir dönemden geçiyordu. Dane’in bağımlılık sorunları, Williams ve Sheppard’ın depresyon sorunları arka planda birçok zorluk çıkarıyordu. Yine de daha sade diyebileceğimiz bir Nevermore sound’u ile progresifliğin bir tık kısıldığı ve daha groovy bir albüm ortaya çıktı.
Her albümde sıkı bir şarkı ile başlama alışkanlığı devam ettirilerek The Termination Proclamation ile açılış yapan albüm, bir Nevermore klasiği olan Emptiness Unobstructed’a kadar belirli bir agresyon ile devam etmekte. Yine duygudan duyguya geçmemize neden olan harika bir şarkıda kendimizi “engellenmemiş bir boşluğun” içinde savrulurken buluyoruz. Ardından The Blue Marble and the New Soul ile yaşattığı müzikal hissiyat bir yana, bizi felsefi sorgulamaların doruklarına çıkaran — şahsen en çok beğendiğim — Nevermore şarkılarından birine geçiyoruz. Umut–umutsuzluk aynı anda bir müziğin içine nasıl sıkıştırılır? Şarkı tam anlamıyla bunu başarıyor. She Comes in Colors albümdeki en mistik, sembolik ve karanlık-romantik şarkılardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Ardından başka bir başyapıt olan The Obsidian Conspiracy geliyor ki grubun tarihindeki en iyi nakaratlardan birine sahiptir. Agresyonu ve ritmi ile coşkuyu en üst seviyeye çıkarmayı başarıyor. Albüm, Jim Morrison tarafından yazılan The Crystal Ship yorumu ile karanlık ve huzurlu bir kapanış yapıyor. Diğer albümlerin altında kalmayan, aldığı tüm eleştirilere rağmen çok başarılı ve bol hitli bir albüm.
-.-
Peki 2010 yılından sonra ne oldu? Eleştirmenlere göre tam not alan son albüm, grup içindeki çatlakları o ya da bu şekilde büyütmüştü. Albümün kaydı bile ayrı stüdyolarda yapılmıştı. Dane bir yanda alkol ve sağlık sorunlarıyla mücadele ediyordu. Loomis ve Williams daha disiplinli ve turne odaklı ilerlemek istiyordu. Ve 2011’de büyük kırılma yaşandı: Jeff Loomis ve Van Williams’ın gruptan ayrıldığını açıkladı. Warrel Dane ise solo kariyerine yöneldi. Dane, Sanctuary ile yeniden bir araya geldi ancak bağımlılıkla mücadele ediyordu ve fiziksel durumu giderek kötüleşti. Yıllarca süren ağır alkol kullanımı, kötü beslenme ve yoğun stres ile yıpranan Dane sık sık hastaneye kaldırılıyordu. 13 Aralık 2017’de Warrel Dane, Brezilya’da solo albüm kayıtları sırasında kalp krizi sonucu öldü. Ölümü metal dünyasında derin bir yas yarattı. Üzerinde çalıştığı son albümü olan Shadow Work, ölümünden sonra 2018’de tamamlanıp yayımlandı.
7 albüme bu kadar çok hit şarkı sığdırabilmek cidden çok büyük bir başarı. Kaldı ki albümlere girmeyen In Memory gibi EP’lerinde bile Matricide gibi muhteşem şarkılar bulabileceğiniz bir efsane gruptu Nevermore. Neredeyse her şarkısı üzerine uzun uzun konuşabileceğimiz bir hikâye bıraktılar bize. Bu zamana kadar yaptıkları için metal dünyasının müteşekkir olması gereken çok özel bir grup.
Bu efsanenin bitmiş olmasını kabullenmek de bir o kadar zor oluyordu. Hem grubun fanları hem de metal dünyası için 2024 yılında bir ateş tekrar yakıldı. Jeff Loomis ve Jim Sheppard son yıllarda bazı röportajlarda çok dikkat çekici ifadeler kullanmaya başladı:
“Asla asla deme. Eğer doğru vokalist olursa, bazı şeyler mümkün.”
Loomis ve Sheppard’ın Nevermore’dan aldığı hissiyatı başka bir grupta bulamadığı ve her daim Nevermore’a olan özlemlerini dile getirmeleri çok açıktı. Resmî olmayan kaynaklara göre ise 2024 yılında Jeff Loomis, Jim Sheppard ve Van Williams’ın birlikte çalışmalara başladığı ve olası vokalistler ile gizli deneme kayıtlarının yapıldığı dillendiriliyordu. 2026 yılında ise çok daha somut adımlarla Nevermore adı yeniden duyulmaya başladı. Warrel Dane’in mirasına saygılı, eski parçaların onurlandırılacağı ve yeni vokalin grubun tarzına yenilikçi bir etki bırakacağı bir Nevermore, küllerinden doğma yolunda ilerlemekte. Ancak bir yandan tersi düşünceler de sürece etki etmekte. Yeni vokal için ise Stu Black (ex-Iced Earth), Ray Alder (Fates Warning) gibi isimler konuşulsa da en büyük adayın Witherfall yazımda da belirttiğim Joseph Michael olduğu konuşulmakta. Bundan sonrasını izleyip göreceğiz. Yenilik bazen beklenileni veremeyebiliyor ki metal müzik dünyasında bunun pek çok örneği var.

