Genesis – Nursery Cryme

İnsanın ortaya koyduğu sanatta en fani ve en doğal eserlerinin ikinci denemede gün yüzüne çıktığına inanırım. Bir değil, üç de değil. İlk deneme çoğu zaman fazla belirsizlik taşır. Sezgi anlamında cesurdur ama henüz yönünü şaşırıyordur: içindeki melek “yap” derken, derinlerdeki şeytan “yapma” diyordur. Üçüncüden itibaren ise hafıza devreye girer: başarılar ve hatalar kalıbın şeklini almaya başlar, üretim yavaş yavaş dijitalleşir, sezginin yerini refleksler almaya başlar. Tecrübe ve bilinç ile birer birer yerleşen legolar mükemmel bir yapı inşa eder, fakat unutulmamalıdır ki bir lego parçası diğerinin üzerine yerleştiğinde o parçanın bir yüzü karanlığa gömülür, unutulur.
İkinci deneme tam bu iki uç arasında durur. İlk deneyimin şoku sindirilmiştir ama alışkanlıklar henüz hükmünü ilan etmemiştir. Bir ikon ya da bir efsane olmaktan uzaktır; hatta insanın aklına şu soruyu getirir: “Tamam da biz şimdi neyiz?”
Ne tamamen bilinçsizdir ne de fazlasıyla kontrollüdür. Elbette bu psikolojik eşik her zaman ikinci denemede ortaya çıkmak zorunda değildir; gecikebilir ya da başka bir formda kendini gösterebilir. Yine de bugün, Nursery Cryme albümünü anlatırken bu sürece “ikincinin mucizesi” demeyi tercih edeceğim. Genesis için, “güzel ve bunun farkında” noktasına ulaşmadan önceki; estetiğin henüz aynadan kendisini izlemediği, çekiciliğin bilinçsiz olduğu bu mucizeye bir bakış atalım.
Trespass’in ardından gelen başarıya rağmen Anthony Phillips ve John Mayhew’in ayrılığı, Genesis’i yeni bir gitarist ve davulcu arayışına iter. Aynı dönemde Steve Hackett isimli genç bir gitarist, Melody Maker dergisine kısa ama geleceği şekillendirecek bir ilan verir:
“Hayal gücü kuvvetli gitarist/yazar, durağan müzik formlarının ötesine geçmeye kararlı müzisyenlerle çalışmak istiyor.”
Bugün bu cümleyi okuyup Nursery Cryme’i hızlıca hatırladığımda yüzümde serin bir gülümseme beliriyor. Her şeyi olmasa da, müzik tarihindeki pek çok olay zincirini sıfırdan başlatan bir dönüm noktasıymış meğerse bu ilan. Steve Hackett bu süreçte Peter Gabriel tarafından aranır ve Genesis’i canlı izlemeye gider. Hackett, Anthony Phillips’in yerine tercih edilmek zorunda kalınan gitaristin performansını dikkatle takip eder, eksiklerini gözlemler. Kısa süre içinde grup ile birlikte çalışmaya başlarlar ve ilk konserlerini verirler.
Steve Hackett’ı kliplerden, videolardan ve fotoğraflardan tanıdığımız kadarıyla; sahnedeki duruşuyla Tony Banks’ten sonra grubun en içe dönük ve en mesafeli üyesi olarak biliriz. Fakat Hackett’ın bu mesafesi soğuklukla değil, şiirsellikle açıklanabilir. Zarif, sanatsal ve estetik bir sessizliktir bu. Bu zarafet Genesis’in mirasını uzun yıllar taşıyacaktı.
Grubun iki mesafeli üyesi Banks ve Hackett zamanla dikkat çekici bir uyum yakalar. Tony Banks bunu yıllar sonra şöyle anlatacaktır:
“Birimiz bir şeyden heyecan duyduğunda, diğeri buna çalarak karşılık verirdi. İkimizin aynı grupta olması, birlikte alışılmadık kombinasyonlar üretmemizi sağladı.”
Bu cümle bir şarkı olsa hiç şüphesiz Ripples’ı seçerdim sanırım. Ve bu sözleri her okuduğumda en sevdiğim Genesis parçalarını baştan sona yeniden dinleme isteği uyanır içimde.
Ve elbette Phil Collins…
Genesis’i klasik progresif rock tanımına gerçek anlamda yaklaştıran son ve belki de en kritik unsur. Trespass’in en büyük eksiği olan davul kurgularını adeta kanayan bir yaraya müdahale eder gibi dönüştürür; sertleştirir, olgunlaştırır ve estetik bir forma sokar. Peter Gabriel, Collins hakkında şöyle der:
“Phil gruba katıldığında bir şeylerin kesin olarak değiştiği belliydi. O gerçek bir davulcuydu. Chris Stewart ve John Mayhew ile bunu hiçbir zaman tam anlamıyla hissetmemiştim.”
Bu cümlenin ardından The Return of the Giant Hogweed’i bir kez daha dinlemek; özellikle finaldeki çok meşhur Phil Collins anında Genesis’in neye dönüştüğünü yeniden hatırlamak gerekir.
Phil Collins’in dışa dönük ve güler yüzlü tavrının grup içinde zaman zaman ortaya çıkan gerilimler için dengeleyici bir etkisi olduğu sıkça söylenir. Bence bu konuda hepimiz hemfikiriz. Trespass’ten gelen Gabriel–Banks–Rutherford üçlüsünün sahip olduğu kısmen yerleşik yol haritasına Hackett ve Collins de dahil olurken, henüz yirmi bir yaşında olan bu beş genç müzisyen bu harita üzerinde ortak noktalar belirleyerek Nursery Cryme yolculuğuna başlar.
Bu durum albüm boyunca hissedilen müzikal keşif duygusunun; “yeniler” ile “eskiler” arasındaki doğal ama giderek azalan mesafeyle birleşmesine yol açar. Ne tamamen dağınık ne de fazlasıyla güvenli… İşte Genesis’in “güzel olduklarının farkında olmadığı” bu kısa ve oldukça nadir dönem belki de en iyi böyle açıklanabilir.
Grup, Anthony Phillips gibi bir beste makinesinin yokluğunda yalnızca müzikal değil, psikolojik olarak da tedirgindir. Hackett ve Collins ise “girdik bu işe ama hadi hayırlısı” dercesine temkinli bir heyecan içindedir. Tam bu noktada Hackett tarihsel bir dönüm noktasında rol oynar. Yeni tınılar ve yeni yaklaşımlar arayan Hackett gruba bir Mellotron alınmasını önerir.
Bu karar, Nursery Cryme’ın Trespass’in piyano merkezli karakterinden uzaklaşarak yeni Genesis tınısına ilk kez ev sahipliği yapmasını sağlar. Artık Tony Banks, mellotron merkezli bir klavye kurgusuyla klavye efsaneleri arasına gireceği yolun ilk adımını atmıştır. Bu bağlamda albümün dördüncü parçası Seven Stones, Genesis’in ilk büyük mellotron sahnesini bizlerle buluşturur.
Yeni yazılan şarkılar ve önceki dönemden kalan bazı parçaların yeniden düzenlenmesiyle Nursery Cryme, 1971 yaz aylarında kaydedilir.
Ve böylece ikincinin mucizesi meydana gelir…
Nursery Cryme ismi çoğumuzun bildiği üzere; bilmeyenlerin tahmin edebileceği üzere, tahmin edemeyenlerin ise şimdi öğreneceği üzere Türkçe’de “çocuk tekerlemesi”, “ninni” gibi anlamlara gelen nursery rhyme ifadesinden esinlenilmiştir. Yapılan bu kelime oyunu albümün karanlık hikâyeler anlatacağını düşündürebilir. Biraz öyle, biraz da değil. Albüm bir konsept albüm olarak tasarlanmadı ve yazılmadı. Şarkı sözleri zaman zaman korku hikâyeleri anlatır, zaman zaman mitolojiye göz kırpar, zaman zamansa absürt kurgularla karşımıza çıkar.
Nursery Cryme’a dair bahsetmeye değer bir başka hatıra ise Steve Hackett’ın tapping tekniğini burada ilk kez kullanmış olmasıdır. Her ne kadar bu teknik çoğu zaman Eddie Van Halen ile anılsa da mucidinin Steve Hackett olduğu sıkça dile getirilir. Hackett bu konuya dair şöyle söyler:
“Düşününce, bunu ilk olarak 1971’de Nursery Cryme’da yaptığımı hatırlıyorum. Şarkılardaki zamanlamayı tutturmakta zorlandığımı hatırlıyorum ama bazı konserlerde pratik yaptım ve o zaman diğer insanlar da bunu fark etti. O dönem bunun evrensel anlamda ne kadar önemli olduğunu anlamamıştım. Bana özel bir şey olduğunu, hatta bunu yapan tek kişi olduğumu düşünüyordum.”
Genesis ve Tony Banks’in yolu henüz “tam elektronik” klavyelerle, yani sentezleyicilerle kesişmemişti. Bu sebeple Tony Banks’in bu albümdeki en güçlü silahları Hammond org ve Mellotron Mk II olacaktı.
Albümün açılış parçası The Musical Box, yıllar içinde Genesis hayranları tarafından grubun en sevilen yıldız şarkılarından biri haline geldi. Steve Hackett ve Phil Collins’in yeteneklerini oldukça iddialı bir çizgide sergilemeye başladığı; Trespass’in kapanış parçası The Knife’ın bıraktığı etkinin sürdürüldüğü ve Genesis’in Anthony Phillips olmadan da ayakta durabildiğini gösteren gururlu bir eşikti bu.
Derin sessizliklerin ve yüksek sesli coşkunun aynı anda deneyimlendiği The Musical Box, albümün lider şarkısı konumundadır. Trespass’te “Leave me” diye yakaran Peter Gabriel, bu kez “Why don’t you touch me?” yakarışıyla hem albümü hem de dinleyiciyi selamlar. On dakikalık süresiyle albümün en dramatik parçasıdır.
Sözleri Peter Gabriel tarafından yazılan şarkı, psikolojik ve sosyolojik açıdan ilgi çekici bir dönem olan Viktorya dönemi İngiltere’sinde geçen karanlık bir masalı (!) anlatır. Henry isimli bir çocuk, arkadaşı Cynthia ile kroket oynarken yanlışlıkla başını kaybeder. Cynthia eski bir müzik kutusunu açar; Henry’nin ruhu geri döner, hızla yaşlanır ve cinsel arzularla dolu bir yaşlı adama dönüşür. Cynthia’yı baştan çıkarmaya çalışırken hemşire tarafından hem kendisi hem de müzik kutusu yok edilir. Albüm kapağı da bu hikâyeye dair görsel unsurlar barındırır.

LP içerisinde şarkı sözlerinin altında bulunan bir not
Şarkıdaki gitar profilleri ve sololar Trespass döneminde yazılmış, Hackett tarafından yeniden ele alınıp kendi üslubuna uyarlanmıştır. The Musical Box’a dair en ilginç hatıralardan biri ise Hackett’ın şu farkındalığıdır:
“Neden kimse gerçek bir müzik kutusunun sesine benzeyen bir detay eklememiş ki?”
Bu düşüncenin ardından, “Play me my song” sözlerinin hemen arkasına gitarıyla kaydettiği küçük bir ses detayı ekler. Hackett için sözünü ettiğim o şiirsellik, böyle anlarda kendisini kanıtlamıyor mu sizce de? Hayat bu; onu elden ayaktan düşmeden önce görmek, ömürlük hayallerimden biri.
For Absent Friends, The Musical Box’ın yoğun lirizmini ve müzikal ağırlığını adeta nötrleyen; beni serin, gri ve gotik bir atmosfere hapseden, olabildiğince huzurlu bir köşe gibi. Şarkının vokallerini Phil Collins üstleniyor ve bu vesileyle onun sesiyle, şarkı söyleme yeteneğiyle ilk kez gerçekten tanışıyoruz. Birlikte yürüyen yaşlı bir çiftin sıradan yaşamını konu edinir. Yeterince tatlı, yeterince dinlendirici.
The Return of the Giant Hogweed, Genesis’in lirizm konusundaki çılgın kurgularından birine ev sahipliği yapıyor. Yine Viktorya dönemi İngiltere’sinde geçen, bilim kurguya göz kırpan bir hikâye bu. Zehirli hogweed bitkisi yurtdışından İngiltere’ye getirilir ve zamanla insanlık için ciddi bir tehdit hâline gelir. Steve Hackett’ın tapping tekniğini açık bir şekilde ilk kez kullandığı şarkı olduğunu söyleyebiliriz; bu açıdan da tarihsel bir öneme sahiptir. Şarkının sonundaki, tam anlamıyla “kreşendo!” diyebileceğimiz ve güçlü bir rock momentumu taşıyan kapanış anı, Phil Collins’in benim için davul efsaneleri arasına girdiği andır. Albümün en dikkat çekici anlarından biri olarak kesinlikle kulak verilmeli.
Seven Stones için albümdeki en iyi şarkı demesem de, en dokunaklı ve en önemli parça olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Bunun en büyük sebebi, Tony Banks’in şarkının tam ortasında Mellotron’u ile ortaya çıkıp 70’ler progresif rock sahnesinin en ikonik anlarından birine imza atmasıdır. Benzer bir etkinin hissedildiği başka bir an ise Yes’in And You And I parçasının Eclipse bölümündeki Rick Wakeman’ın Mellotron anıdır. Modern müzik dünyasındaki karşılığı ise benim için hiç şüphesiz Wobbler’ın This Past Presence şarkısıdır. Mutlaka göz atın 😊
Harold the Barrel, albümün absürt şarkı kontenjanından kendine yer bulan parçası. Harold isimli bir karakterin intihar girişimi ve çevresindeki insanların onu vazgeçirmeye çalışmasını anlatır. Gabriel ve Collins’in sıra dışı vokal performansı bana denizci şarkılarını, sea shanty’leri hatırlatıyor.
“We’re all your friends, if you come on down and talk to us son”
“Your shirt’s all dirty, there’s a man here from the BBC, you just can’t jump”
Harlequin, Trespass’i bütünüyle etkisi altına alan pastoral atmosferi yeniden bizimle buluşturur. Anthony Phillips gruptayken mi yazıldı, yoksa yeni ekibin ürünü mü bilmiyorum; ama yüz farklı evrende bu şarkının onun elinden çıktığı söylense, yüzünde de inanırdım.
Albümün kapanış parçası The Fountain of Salmacis ile ilk tanışmam Mart 1972 tarihli Belgian TV kaydı sayesinde oldu. Yunan mitolojisinden Salmakis ve Hermafrodit’in hikâyesini konu alır. Görkemli ve destansı finaliyle, albümün kapanış şarkısı olma görevini fazlasıyla yerine getirir. The Musical Box ile birlikte, gerek lirizmi gerekse yapısal bütünlüğü sayesinde albüme belirgin bir ciddiyet kazandırdığı söylenebilir.
Nursery Cryme; Genesis üyelerinin bir yıl önce edindikleri özgüvenle, yeni üyelerin de katılımıyla kazandıkları konfor hissi sayesinde akıllarına gelen her şeyi rahatça denemeye başladıkları ve henüz “güzel olduklarının farkında olmadıkları” bir mucizeydi. Aynı zamanda bundan sonra yapacaklarının da güçlü bir teminatıydı 😊
-
The Musical Box
-
The Fountain of Salmacis
-
The Musical Box
-
The Fountain of Salmacis
